50 uzanan

Türkiyede yaşanılabilecek ortalama br hayatın özeti.

2020.09.18 03:33 RaufYildirim Türkiyede yaşanılabilecek ortalama br hayatın özeti.

48 saat içerisinde seni ortaya çıkaracak olan iki gamet hücresi birleşiyor ve anlık kimyasal reaksiyonlar ile seni sen yapacak bir zigot ortaya çıkıyor. Büyüyorsun, hücrelerin sayılarını çoğaltıp yavaş yavaş doku topluluklarını oluşturmaya başlıyor, seni karnında taşıyan annen ve seni her daim koruyacak olan ya da bunu beceremeyecek ve hatta sana karşı gaddarlaşacak olan baban senin varlığınla mutlu ve heyecanlılar, imkanları el verdikçe kendilerini ve senin yaşam alanını hazırlıyorlar.
Koskoca 9 ay geliyor anneni yatırıyorlar, senin kalp atışlarının 200'ün üstüne çıkmasını bekliyorlar ve damar yoluyla Pitocin vererek doğumunu hazırlıyorlar ya da bunların hiçbirisini yapmıyorlayapamıyorlar ya da tıpkı benim yaşadığım gibi hayati bir risk taşıyan gebelik hastalığı seni vuruyor, sersemletiyor ve ilk yaşam sınavını veriyorsun. Ama sen ne olursa olsun doğuyorsun, kordonunu kesiyorlar, seni kontrol ediyorlar, burnunu açıyorlar, annene ve sana bez bağlayıp koruyucu bir cihazın içine koyuyorlar, baban sana bakıyor ya da kucağına alıyor, önce seviniyor ve gururlanıyor, ardından gerçekler yüzüne vurduktan sonra aklını binbir türlü düşünceler ve endişeler kaplıyor ne de olsa burası Türkiye nam-ı diğer Dert kafesi ya da Tımarhane artık ne diye çağırırsan.
İlklerle dolu yıllarını geçirdikten sonra 7 yaşına kadar kişiliğin değişiyor, Almanyada kutlamalarla insanlar okula giderken sen endişeler, baskılar içerisinde ve ağlayarak gidiyorsun, baskı görüyorsun hem ailenden hem dışarıdan çünkü Türkiye tımarhaneler ülkesi. 9, 10, 11, 12 yaşlarına kadar geldin derken cinsel organını keşfediyorsun ama o esnada parasızlık, hayaller, baskı, başarısızlık, eziklik, güçsüzlük ve aile bireyleri seni daha çok genç olmana rağmen senin kişiliğini yok ediyorlar ve sen organınla adeta bir enstrüman gibi oynamaya başlıyorsun. Keman ile Paganini çalmak nasıl bir duygu ise sende organınla hayallerine erişiyorsun ve tebrikler! Yepyeni alışkanlıklar kazandın artık Avustralya da yaşıtların haftasonu surf yaparken sen kendini saatlerce kötü bir bilgisayarda takılarak ve kendine ister istemez dikkat edemeyerek kilolu, asosyal, umutsuz ve hayattan beklentileri olmayan bir kişiliğe dönüşüyorsun ve böyle olman çok normal çünkü dışarıda insanlar zaaflarını kullanarak zorbalıkta çığır açmış, kimse seninle ilgilenmiyor, ailen geleceğin hakkında seni çok korkutuyor ve yetmezmiş gibi gereksiz baskılar uygulayıp seni adeta bir köleye çeviriyor. Hayatını ya asosyal ve dejenere bir et parçası olarak ya ders çalışmaktan insanlarla sosyalleşmeyi, merak etmeyi, keşfetmeyi ve aşık olmayı unutmuş ya da sosyal çevresi olan ve yine zorluklata kafa tutan bir şahıs olarak geçireceksin, üçünden birini seçmen gerekiyor, hepsinin bir kötü yanı var ve Avrupaya gözünü çevirdiğinde insanlar rahat rahat hem mutluluğu ve hem keşfetmeyi hemde başarıyı yakalarken sen bunlardan birini seçmelisin. Eğer ders çalışmazsan 50 yaşında, bej renginde gömlek giyen, açlık ve sindirim sistemi rahatsızlıklarından ağzı sarımsak kokan, damağı ve ağız kenarlarında tarhana kalıntıları bulunan, vücudu 14 gün önce sanki parçalarına ayrılıp bir kenara atılan bir leş ya da Hindistan'ın Kolkata şehrinde 300 yıldır aktif olarak insanların malum amaçlar için kullandığı göl ya da sulama nehri gibi kokan, konuşmayı, düşünmeyi, tartışmayı ve anlamayı beceremeyen, gerici ve primitif bir zihne sahip bir yaratık tarafından sana sadece iş olarak teklif edilen, ama Rusya da Sosyalist Devrim için Lenin ve Plehanov'un örgütlediği 11 saat boyunca soğuk ve sıcak arasında çalışan ve Sibirya ile cezalandırılan işçilerden bile daha kötü bir şartlarda, dinlenmeksizin 14 saat boyunca, basık, rezalet ve pislik içerisinde ya da kavurucu Ankara(Bir diğer ismiyle "Atatürk'ün kurduğu Riyad") sıcağında, sadece ekmek ve sarımsak ya da şanslıysan soğan, domates ve çürümüş peynir gibi lükse kaçan yiyeceklerle ve 250 mililitreden daha az su içerek Mısırlı bir kölenin günlük sarfettiği eforun iki ya da üç katını sarfedeceksin ya da hayatı boyunca durmaksızın ve dinlenmeksizin ders çalışarak sosyalleşemeyecek, keşfedemeyecek ve hayatı anlayamayacaksın. Ama bu sefer iyi bir maaşı, statüsü ve bolca vakti olan ama sosyalleşemediğin için arkadaşı, tanıdığı, sevdiği, baktığı kimsesi olmayan, zevksiz, vizyonsuz, mutsuz, soğuk, utangaç, evlenmesi için arkadaşlarından, ailesinden ve akrabalarından inanılmaz seviyede baskı gören ve çekingen bir beyaz yakalıya/memura/akademisyene dönüşüyorsun. İş yerinde durmaksızın ve dinlenmeksizin çalışırken ve işyerinin en parlak çalışanıyken her nasılsa arkadaşların senin için doğum günü partisi düzenliyor, bakımlı erkekler ve güzel kadınlar senin zaaflarını kullanarak binbir türlü bir şekilde seni kutlama yapacakları yere götürüyorlar. Sen çocukluğundan beri sabaha kadar ders çalışmaktan eğlence ve kutlamanın daha ne demek olduğunu bilmiyorken insanlar büyük, süslü ve eğlenceli bir odada bütün ışıkları bir anda açarak "Doğum günün kutlu olsun!" diye bağırıyor, sen korku içerisinde insanları ve onların giyim tarzını anlamaya çalışırken arkadan iki kişi seni pastanın önüne doğru sürüklüyor, bir diğeri elindeki DuPont çakmak ile mumları yakıyor ve bir diğeri "Instagram" denilen bir uygulamaya story denen bir hareketli görüntü yanı "video" atıyor, sen daha çakmağın ismini anlayamamışken senden pastayı üflemeni istiyorlar, yavaşça üflüyorsun, ama ateşi söndüremiyorsun ve mumlar zamanla erimeye başlıyor. Üfleyemediğin için bir başkası etraf yanmasın diye bir yelpaze ile bütün mumları söndürüyor ve herkes tebrik etmeye ve sarılmaya başlıyor o esnada konfeti ve volkanlarla görsel şölen oluşturuluyor. Konfetinin yivsiz namlusundan aniden püsküren kırmızı güller ve partiküller ilgini çekiyorken bir anda iş arkadaşların sana hediyelerini getiriyorlar. Patronun sana dört tane çok pahalı ve ismine "Sauvignon Blanc" denilen bir şarap getiriyor ve kapağını patlatıp içmeni istiyor. Sen daha "Sa, sa, savin-" diye kekelerken bardak çoktan dolmuş oluyor ve bir yudum içmen isteniyor, herkes sessizce sana bakıyor. Ailenin baskıları ve ülkenin gerçekleriyle adeta kurtuluş kapısı olarak gördüğün Fen Lisesine girebilmek için ölümüne çalıştığın liseye geçiş sınavından önce kahvaltıda içtiğin şekerli çayın tadını hala unutamamışken o şaraptan küçücük bir yudum alıyorsun ve alır almaz çok ilginç, farklı ve aromatik bir tat aldığın için aniden patronunun beyaz trikosuna tükürüyorsun, bir anda saniyede iki defa özür dilemeye ve korkudan titremeye başlıyorsun ama patronun gülümsüyor ve omzunu sıvazlıyor ve sen korku ve panikten terlemeye ve titremeye devam ediyorsun ve ikinci bir yudum almanı istiyorlar, azıcık içiyorsun ama tadı çok farklı ve alışılmışın dışında olduğu için bu sefer yine yere tükürüyorsun ve içemiyorsun patronun sana bir başka ve bu sefer daha büyük bir kutu veriyor. Kutudan 4 tane her birinin içinde 9 tane şişe bulunan kutular var, her birinin üzerinde sırasıyla Provence France, Naples Italy ve Novi Sad Serbia yazıyor ve bir diğerinin üstünde ise koskoca harflerle "Don Julio" yazıyor patronun yanına yaklaşıp bunların şarap olduğunu ve "Don Julio" denen şeyin ise "Tekila" olduğunu söylüyor. Koca bir paketle yanına kafadar bir çocuk geliyor, senin eline bir kutu veriyor ve açmanı istiyor ki o da ne! daha çıkalı 3 hafta olmamış arkadaşın sana PlayStation 5 hediye etmiş! Başta her zaman olduğu gibi analiz ediyorsun ama nasıl kullanıldığına dair bir anlam çıkaramıyorsun ama neyse hediye hediyedir bir kenara koyuyorsun. Bir diğer iş arkadaşın geliyor ve sana 25.000₺ değerinde bir şekilli çanta hediye ediyor, içini açıyorsun ve üzerinde 6 teli olan, 90 cm uzunluğunda ve bayağı ağır olan bir metal yığını hediye ediyor, ve senden eline almanı istiyor, düzgünce tutmak yerine gövdesinden tutuyorsun ama arkadaşın sağ elini klavyeye, sol elini tellere koymanı istiyor ve tellerden birine parmağınla dokunmanı daha doğrusu vurmanı istiyor dediğini aynen yapıyorsun elin çok acıyor ve bir anda metal yığınını düşürüyorsun ve arkadaşın tekrardan eline geri veriyor ve bu gitarı düşürmemen gerektiğini söylüyor, bu gitar denilen alet hoşuna gidiyorken bir anda yapılı, selvi boylu, güzel sesli, bakımlı ve zarif bir kadın muhtemelen topukları çok sert bir tahtadan yapılmış, bileklerine kadar uzanan ve siyah renkte bir topuklu ayakkabıyla tahta zeminde bacaklarını öne atarak yürüyüp ses çıkartarak insanlara doğru geliyor. Görünüşe bakılırsa iri postürlü, güçlü ve çok zarif bir vücudu olduğu ve ince tabanlı topuklusuyla ses çıkartarak diğerlerinin ve senin ilgini çekmiş durumda. Bir anda insanların karşısına çok farklı bir enstrüman ile geliyor ve anlaması güç ama inanılmaz derecede etkileyici bir ses çıkartıyor bu sefer elindeki şeyin tahta olduğunu ve diğer elinde bir çubuk ile gövdeyi sürterek ses çıkarttığına hayret ediyorsun ve sen utancından başını yere eğip yüzün kızarmaya ve vücudun titremeye başlıyor. Sonra kadın sana yaklaşıp ilginç bir hediye veriyor ve bu sefer hediyenin içinden büyük bir paket çıkıyor, paketin içerisinde CD ve USB disk var ve kadın bu aygıtların içinde çoğu bestecinin icra ettiği besteler olduğunu söylüyor. Dış ambalajında kıvırcık saçlı adamlar, kimilerinin ellerinde kadının elinde gördüğün tahta parçasının aynısını onların ellerinde olduğunu farkediyorsun ve üzerlerinde "Etude, sonata, nocturne, concerto" yazdığını farkediyorsun. Bir diğer arkadaşın sana "Ayfon" denen bir cihaz veriyor ve sen önceden ailen tarafından sadece iletişim için kullanılan eski Nokia telefonunu neredeyse 18 yaşından beri kullanıyorken bu alet sana çok yabancı geliyor ve saatin yaklaştığını aniden farkedip odadaki bütün insanlardan özür dileyip sadece "Ayfon" denen bir cihazı eline alarak apar topar taksi yakalayıp evine gidiyorsun ve bütün görevlerini şimşek hızında tamamlayıp yatıyorsun ve yıllardan beri hep aynı tempoda olan zevksiz ve tatsız hayatına aynen devam ediyorsun. Gençlik yıllarında sadece sosyalleşir ve başka uğraşlarla ilgilenmezsen maalesef ders çalışmayanlarla aynı kaderi paylaşıyorsun ve bir anda "tanıdık" denen birisi görünüşe bakılırsa içler acısı olan haline üzülüp senden "KPSS" denen bir sınava girmeni ve eğer kazanırsan o sınav sayesinde 14 saat boyunca çok kötü şartlar altında çalışmaktansa 7 saat boyunca huzur içinde rahat rahat çalışabileceğini söylüyor ve KPSS ye çalışmak senin için bir ikinci mesleğe dönüşüyor, hayatın bütün bu seçeneklerden ibaret.
submitted by RaufYildirim to KGBTR [link] [comments]


2020.08.09 01:08 karanotlar İKTİDARIN “KAYIKÇI DÖVÜŞÜ”: İSTANBUL SÖZLEŞMESİ[*]

Sibel ÖZBUDUN ,
AKP’nin ayağı İstanbul Sözleşmesi’ne fena dolandı. İktidarının henüz “demokrasiyle barışık”, “AB hedefinden kopmamış”, seçmen desteğinin yüzde 50’lerde seyrettiği günlerde hazırlanmasına nezaret edip Türkiye’nin ilk imzacısı olmasını sağladığı “İstanbul Sözleşmesi”ne karşı parti çeperlerinden kopan “Kabakçı Mustafa İsyanı” ile karşı karşıya.
İKTİDARIN “KAYIKÇI DÖVÜŞÜ”: İSTANBUL SÖZLEŞMESİ[*]
“burada daha ne kadar öleceğim?
yeryüzüyle gökyüzün aracısı olarak
bulutu haraca kestiğiniz yerde?”[1]
AKP’nin ayağı İstanbul Sözleşmesi’ne fena dolandı. İktidarının henüz “demokrasiyle barışık”, “AB hedefinden kopmamış”, seçmen desteğinin yüzde 50’lerde seyrettiği günlerde hazırlanmasına nezaret edip Türkiye’nin ilk imzacısı olmasını sağladığı “İstanbul Sözleşmesi”ne karşı parti çeperlerinden kopan “Kabakçı Mustafa İsyanı” ile karşı karşıya.
Şu sıralar bayraktarlığını Akit yazarı Abdurrahman Dilipak’ın yaptığı “İsyan”, AKP etrafında kümelenen tarikat ve cemaatlerden, Akit ve Yeni Şafak yazarlarına, MÜSİAD erkânından, cep telefonunda Tayyip Erdoğan’ın özel numarası kayıtlı “hatırlı” kişilere, İslâmcı camia içinde yaygın bir destek bulmuş gözüküyor.
Türkiye Düşünce Platformu tarafından hazırlanıp Mayıs 2020’de Cumhurbaşkanına sunulan, imzacıları arasında “ağır toplar” bulunan “İstanbul Sözleşmesi’ne Yönelik Hukuki ve Psikososyal Değerlendirme Raporu” “isyan”ın “Manifesto”su niteliğini taşıyor. Murat Yetkin’in listelediği hâliyle, “Platformun ‘Yüksek İstişare Kurulu’ üyelerinden oluşan imzacılar arasında Cumhurbaşkanının Başdanışmanlarından AKP eski Artvin Milletvekili İsrafil Kışla var örneğin, MÜSİAD’ın kurucu başkanı, ‘İslâmi burjuvazi’ tezinin müellifi Erol Yarar var. Tanıtmaya gerek olmayan bir isim Emine Şenlikoğlu. Abdurrahman Dilipak’ı da tanıtmaya gerek yok, Akit yazarı. Taşkın Koçak da Akit yazarı. Hasan Çetinkaya, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İstanbul İmam Hatip Lisesinden hocası. Yusuf Ziya Kavakçı, hâlen Türkiye’nin Kuala Lumpur Büyükelçisi Merve Kavakçı ve AKP Milletvekili Ravza Kavakçı Kan’ın babaları. Resul Tosun da eski AKP Milletvekili, Yeni Şafak yazarı. Ve Raşit Küçük, Diyanet Vakfı İslâm Araştırmaları Merkezi Başkanı. Adeta rüya takımı.”[2]
Dediğim gibi, bu “rüya takımı”nın İstanbul Sözleşmesi’ne karşıtlığı, cemaat-tarikat müdavimi tabanda ciddi bir karşıtlık buluyor. “Ne yani, bize serkeşlik eden kadınlarımızı, gözü dışarıda kızlarımızı (Kur’an’da yeri olmasına rağmen) ıslah edemeyecek miyiz?” ya da “Sözleşme eşcinselliği özendiriyor”dan başlayıp, “Bu sözleşmeyi hazırlayan Batılı çevrelerin hedefi, bizim (Müslüman) kültürümüzü, aile yapımızı vb. yok etmektir; alkolizm onlarda, eşcinsellik onlarda; onlar kendilerine baksınlar”a dek uzanan bir homurtular bulamacından beslenen bir zihniyet dünyasından. Ve bununla rezonans içinde.
“İsyancılar”ın itirazları birkaç noktada odaklanıyor:
  1. Sözleşme, feminist bir kategori olan(?) “toplumsal cinsiyet” kavramı üzerine temellenmekle, cinsiyet görüngüsünü “toplumsal/ kültürel olarak belirlenen bir hâle indirgiyor, bir başka deyişle, “fıtrat”ı es geçiyor.
  2. Şiddeti yalnızca erkekler tarafından, yalnızca kadınlara uygulanan bir olgu olarak sunarken, bir yandan da onu “psikolojik, fiziksel, ekonomik, cinsel” veçheleri olan çok geniş kapsamlı bir olgu olarak belirsizleştiriyor.
(“Psikolojik şiddet, kavramı çok geniş bir kavram. Erkeğin sesini yükseltmesi, sinirlenmesi, kızdığı zaman ters ters bakması ya da ağır bir söz söylemesi… hepsi bunun içine dahil. Kadın bunları kocasına yaptığında psikolojik şiddet sayılmıyor fakat erkek kadına yaptığında şiddet oluyor. Dünyanın en ikiyüzlü ve adaletsiz sözleşmesi bu olsa gerek.
Ayrıca özgürlüğünü kısıtlamayı özellikle belirtmişler. Erkek karısına ‘nereye gidiyorsun?’ diye sorsa ya da karısının gitmesini istemediği yer olsa suç oluyor. Erkek karısının gittiği geldiği yere karışamaz bu sözleşmeye göre. Fakat kadın kocasının gittiği geldiği yerleri karışabilir, erkeğin ailesi ile görüşmesine problem çıkarabilir, bunlar suç sayılmaz.”[3])
  1. Öte yandan, kadınların aile içinde şiddet görmesine neden olan etkenler (ki “red cephesi” bu meyanda neredeyse münhasıran “alkolizm”i vurguluyor) üzerinde sözleşmede hiç durulmuyor. Bundan zımnen çıkan sonuç, aile içi şiddet, Sözleşmede tanımlandığı üzere erkek ile kadın arasındaki eşitsizlikten kaynaklanan bir sonuç değil, her seferinde tekil ve özgül bağlamında ele alınarak çözümlenebilecek bir durum. (Akıllardaki “çözüm”, tabii ki kadının alttan alıp erkeğin suyuna giderek onu yatıştırması… Bu bağlamda Çorum Müftülüğü’nün kocasından şiddet görme kaygısını dile getiren kadına “Çok büyük bir sorun değil bu, konuşarak çözersiniz. Akşam sevdiği şeyleri yapın, çayın yanında sakince konuşun”; veya “ ‘Nasıl istiyorsan öyle yapayım’ diye olayı örtmeye çalışın, ama uygun zamanda açın. Suçlayıcı dille konuşmayın. ‘Nasıl istiyorsun, bilemedim. Bilsem öyle yapardım’ gibi konuşun” yollu nasihat etmesi, Niğde Müftülüğü’nün ise, “Şiddet göstermesinin sebebi ne? Erkeğin eşinden beklediği nedir? Akşam geldiğinde güler yüz, yemeğinin hazırlanması… Elinden geleni yapmana rağmen yaranamıyorsan farklı şeyler olabilir. Başka ilişkisi olabilir mi?”[4] yollu fişteklemesi boşuna değil…)
  2. Bu bağlamda, Sözleşme’de şiddet gören kadınlara arabuluculuk, hakemlik vb. girişimlerin kesin bir dille reddedilerek kadının korunmasına yönelik önlemleri vurgulanması, gerideki “sinsi” “aile birliğini bozma” niyetini ifşa ediyor. Oysa “bizim” kültürümüzde aile kutsaldır ve her ne pahasına olursa olsun, korunması gerekir. Milli Gazete yazarı Şakir Tarım’a göre, örneğin, İstanbul sözleşmesi “Türkiye’nin bekasına yönelmiş en büyük tehdittir”. Yeni Akit yazarı Ali Erkan Kavaklı ise “İthal kanunlarla aile yaşatılamaz. Sözleşme iptal edilmeli, kendi dinimizi, inançlarımızı, örf ve adetlerimizi esas alan adaleti sağlayacak, ve aileyi yaşatacak düzenleme yapılmalı”dır. Saadet Partisi Konya milletvekili ve Gençlik Kolları Başkanı Abdulkadir Karaduman’a göre de “İstanbul Sözleşmesi adı verilen ucube, adeta aile yapımızı çökertmek için kaleme alınmış bir metindir”, ve “Kim ne diyorsa desin, hangi tarafta durursa dursun, toplumu bir felakete ve uçuruma sürükleyen, haneleri birbirinden ayıran İstanbul Sözleşmesi derhâl feshedilmelidir…”
Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan geri kalır mı? O da dünyada aile ve toplum dokusunun en güçlü olduğu ülkelerin başında gelen Türkiye’de, “İstanbul Sözleşmesi ve cinsiyet eşitliği projeleriyle aile yapısı ile sosyal dokunun büyük bir saldırıyla karşı karşıya” olduğu “uyarı”sını yapıyor. Bu nedenledir ki, Kaplan’a göre, “Türkiye, İstanbul Sözleşmesi’nden derhâl çıkmalı ve ‘cinsiyet eşitliği’ gibi sinsi projeleri vakit geç olmadan kaldırmalıdır.”[5]
  1. Sözleşmenin “sinsi” amaçlarından biri, erkek ve kadın cinsiyet kimliklerini muğlaklaştırmak, buna koşut olarak eşcinselliği “meşru”, “kabul edilebilir” ve “olağan” göstermektir. “Red cephesi”nin bu mealdeki itirazları en “bilimsel”inden[6] en “maganda”sına,[7] buram buram homofobi kokuyor. İstanbul Sözleşmesi’nin bütün “günah”ı, “ırk, renk, dil, din, siyasi veya başka görüşe sahip olma, ulusal veya sosyal menşe, bir ulusal azınlıkla bağ, mülkiyet, doğum, cinsel yönelim, cinsel kimlik, yaş, sağlık durumu, engellilik, medeni hâl, göçmen ya da mülteci olma durumu vb. temelinde herhangi bir ayrımcılık” yapılmasına karşı çıkmak iken[8] bu, İslâmcı muterizlerce neredeyse istisnasız, “eşcinselliği normal gösterme/ teşvik” olarak okunuyor.[9] Ve büyük bir yaygarayla karşılanıyor…
  2. Tüm bunlar göz önünde bulundurulduğunda, “Red Cephesi” nezdinde Sözleşme “yerli ve milli”liğin çok uzağındadır. Örf, adet, gelenekler ve hatta dine karşı bir saldırı niteliği taşımaktadır. (Sözleşmenin 12/1. maddesinde tarafların “kadınların daha aşağı düzeyde olduğu düşüncesine veya kadınların ve erkeklerin toplumsal olarak klişeleşmiş rollerine dayalı önyargıların, törelerin, geleneklerin ve diğer uygulamaların kökünün kazınması”na yönelik tedbirler almaya çağrılıyor. Madde 12/5’de ise, “kültür, töre, din, gelenek veya sözde ‘namus’ gibi kavramların (…) herhangi bir şiddet eylemine gerekçe olarak kullanılmaması” isteniyor.) Bu ifadeler, “kültürümüz”e ve “dinimiz”e doğrudan bir saldırı olarak görülüyor:
“Proje, Türkiye’nin insanlığa örnek olan sağlam aile yapısını yıkmayı, İslâm’ın aile anlayışını devre dışı bırakmayı amaçlamaktadır.”[10]
“Kabul edilenler gayet açık. ‘Din, gelenek, örf ve tüm diğer uygulamaları ortadan kaldırmak’…”[11]
“… ‘Taraflar, kadın erkek için kalıp rollere dayanan ön yargıları, örf ve âdetleri, gelenekleri ve tüm diğer uygulamaları ortadan kaldırmak amacıyla kadın ve erkeklere ilişkin toplumsal ve kültürel davranış modellerinde değişim sağlamak için gerekli tedbirleri alır. M.12/1’ hükmüyle, Müslüman toplumun inanç, örf, adet ve geleneklerinden gelen her tür kalıp (kadın – erkek cinsiyet) rollerde değişimin teminatı devlet olacaktır. Bir başka ifade ile 3 ve + cinslerin teminatı olacaktır devlet.”[12]
Bunlar “kadınları şiddetten korumak” gibi saf ve masum bir gerekçeden kaynaklanamaz. Geride “sinsi” bir plan, bir “Büyük Akıl” vardır. Dinimizi, kültürümüzü, aile yapımızı tarumar ederek bizi yutmak isteyen AB ve Batı emperyalizmi:
“İstanbul Sözleşmesi Batı’nın toplum yapısı ve hayat anlayışıyla şekillenmiştir. Türkiye toplumu Batı’dan farklıdır. Huzur ve barışımız için bazı konularda Batılılarla işbirliği yapılabilir; fakat kimliğimizden taviz veremeyiz. Biz, Batı’dakinden daha özgün, insanî değerlerle iç içe, manevî zenginliği olan bir aile ve toplum anlayışına sahibiz. (…) Her işimize burnunu sokan AB’ye haddi bildirilmeli; özellikle aile ve sosyal konulardaki müdahalesi önlenmelidir. Bunlar milletimize özgü özelliklerdir. Bu konudaki kararları bu ülkede yaşayanlar vermeli; mahremiyetimize leke sürülmemelidir.”[13]
“Bu ‘Aileye karşı açılan savaş’ta, BM, AB, herkes vardı. İnanılmaz paralar harcıyorlar. İçeride, MEB, Aile Bakanlığı, DİB, YÖK, bir sürü vakıf, dernek, herkes var! Yeşil Feministler bu işi çok sevdiler. Mecliste bu işler hiçbir sorun yaşanmadan, engellemeyle karşılaşmadan, yönetim yanlısı ya da karşıtı fark etmiyor, el birliği ile hemen yasalaşıyor.”[14]
“Toplumsal cinsiyet eşitliği savunan derneklere ki ülkemizde bunların çoğu din ve devlet düşmanı ve LBGT destekçisidir, sözleşme ile taraflar bunları maddi olarak besleyeceklerine söz vermişler. Anlaşıldığına göre bu din ve devlet düşmanı derneklere sadece Avrupa fonundan değil, bizim cebimizden de para akıtılıyor. Bizim paramızla bize küfrediyorlar. (…) Muhafazakâr ve dindar görünen hükumetimiz de bu sözleşmeye imza atmış. Bu sözleşme iptal olmazsa Avrupa Konseyi belki kadın haklarına aykırı diye Kur’an-ı Kerimden bazı âyetleri çıkarmamızı isteyebilir, sonuçta kabul etmişiz, isteyebilirler.”[15] “Toplumu ifsad etmek için Avrupa Birliğinden fon alan sözde kadın derneklerinin sözleri dinlendi.”[16]
“Toplumsal cinsiyet merkezli inşa edilen İstanbul Sözleşmesi, toplumsal tabanı dikkate alan eleştirilere duyarsız, tek taraflı bir metin görünümündedir. Metin bu hâliyle bir toplumu ayakta tutan kültürel değerlerin belirlediği toplumsal rol beklentisini değersizleştiren, küçük bir grubun değerden arınık rol beklentisini temel değer hâline getiren yeni bir emperyalizm türüdür.”[17]
Son örnek de Diyanet’le bağlantılı olsun. Diyanet Hak ve Adalet Sen’in zinanın suç olması için yasal düzenleme yapılması ve İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesi için bir imza kampanyası başlattı. İmza metninde, “AB uyum yasaları çerçevesinde zinanın suç olmaktan çıkarılması ve Avrupa Konseyi’nin hazırladığı kadına yönelik şiddetin önlenmesi amacıyla imzalanan İstanbul Sözleşmesi toplum da manevi yıkıma neden olmuştur. İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesi ve zinanın suç sayılması hususunda yasal düzenleme yapılması için Sayın Cumhurbaşkanı’nı ve Meclis’i göreve davet ediyoruz” deniliyor.[18]
“Red cephesi”nin AKP içinden bir kadın direnciyle karşılaşması, üslubun giderek bozulmasına yol açtı. Malum, iktidar partisinin sözleşmenin kotarılıp imzalanmasına katılan ya da destek veren tarafının başında kurucu ve başkan yardımcılığını yürüten Sümeyye Erdoğan’ın patronajı altındaki KADEM var. Yanısıra, grup başkanvekili Özlem Zengin, TBMM Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu Başkanı Canan Kalsın, Dilekçe Komisyonu Başkanı Belma Satır gibi AKP’li kadın milletvekilleri,[19] kimi AKP yandaşı kadın yazarlar…
Bu kesim, utangaç bir dille de olsa, Sözleşme’ye sahip çıkan, tabanda yanlış anlaşıldığını savunan açıklamalar yaptılar. Sözleşme yalnıza kadınları değil, aile içinde şiddet gören tüm bireyleri korumayı hedefliyordu; kesinlikle eşcinselliğin meşrulaştırılması gibi bir amacı yoktu, “milli kültürümüz”e, “örf ve adetlerimiz”e ters düşen yönleri varsa, bunlar düzeltilebilirdi…
Bu “maruzatlar” dahi Red’cilerin büyük tepkisiyle karşılaştı, Sözleşme’nin İslâmcı savunucuları “yeşil feministler” olarak damgalanmaktan ve Abdurrahman Dilipak’ın ağzından Sözleşme savunucularına yönelen “Fahişeler” salvosundan nasiplerini almaktan kurtulamadılar. İşin içinde bizzat Cumhurbaşkanı’nın kızı olmasına karşın… İşin ilginç yanı, Berat Albayrak’ın “mahremiyet”ine yönelik bir ‘taciz’i tüm sosyal medyayı cendereye alan bir yasal düzenlemeyle cezalandıran mercilerin, bu salvolar karşısında büyük ölçüde suskun kalması. En azından kamuoyu önünde…
Hatta AKP’nin Meclis grubu, Red’cilerin basıncına dayanamayarak, Genel Başkan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’un ağzından, “Nasıl girmişsek, usulüne göre çıkarız,” açıklamasını yapacaktı. Bunun üzerine gözler “en tepe”ye dikildi. Beklenen işmar, gecikmedi: “Bizim için ölçü değildir. İstanbul sözleşmesi nass değildir.”[20]
“Parti içi kavga” ya da değil; “gelenekçi İslâmcılar ile modernist İslâmcılar”ın kapışması, ya da değil; tarikatların-cemaatlerin AKP’yi köşeye sıkıştırması ya da değil… Bunlar önemli değil.
Önemli olan, hergün birkaç kadının eril şiddete kurban gittiği, kadın dövmenin bir çeşit “maço sporuna” dönüştüğü ve vahşetin ölü bedenleri parçalayıp yakarak bidona doldurduğu, üstüne de beton döktüğü bir ortamda, kadın cesetlerinin bu kayıkçı dövüşüne nasıl meze yapılabildiği… Can havliyle polise sığınan kadınların “kocandır, döver de sever de” diye evlerine yollandığı, birkaç gün sonra da yollandıkları evden ölülerinin çıktığı bir iklimde, Sözleşme’ye karşı “toplumsal cinsiyet ibaresiyle insanları cinsiyetsizleştiriyor, eşcinselliği meşrulaştırıyor” gibi “sudan” gerekçelerle savaş açmanın pervasızlığı… “Ailenin birliği, kutsallığı” adına kadınları gözden çıkartan zihniyetin özel yaşamlarımızın derinliklerine sızması… Hoyrat bir efelenmeyle önüne çıkan her engele, hatta engel algısına diş göstermesi…
AKP MYK’sının sözleşmenin kaderini görüşeceği toplantısı ertelendi. Sözleşmenin akıbeti, ölü ya da sakat bırakılmış, tecavüze uğramış, küçücük yaşta tecavüzcüsüyle evlendirilip ebedi bir cehennem yaşamına mahkûm kılınmış kadınların tümüyle dışındaki şeylere bağlı. Örneğin hazretler şu sıralar ülkenin içinde debelendiği ekonomik krizden çıkışta Batılı finans çevrelerinin desteğine önem veriyorsa, olasıdır ki Sözleşme (“Red Cephesi”nin gazını alacak birkaç küçük revizyonla) kalacak. Yok eğer Batı dünyasından topyekûn bir kopuş yeğleniyorsa, İstanbul Sözleşmesi, yüzyüze oldukları şiddete karşı devlete bel bağlayan kadınların son umutlarıyla birlikte, tarihe karışacak ve şiddete uğrayan kadınlara “kocalarının en sevdiği yemeği pişirdikten sonra çay demleyip sakin bir ses tonuyla neden öfkelendiğini sormalarını, ‘bilseydim öyle yapmazdım’ demelerini” salık veren yeni ve “yerli ve milli” bir sözleşmeyle ikame edilecek…
Şu kanaatimi bir kez daha vurgulamama izin verin: Hiçbir sözleşme, kadınların bedensel ve psikolojik bütünlüklerini, onların kendi bedenlerine, emeklerine, kimliklerine ve geleceklerine sahip çıkma kararlılıkları kadar güvence altına alamaz. Bu kararlılık ve özgüven ise ancak, mücadele içinde biçimlenecektir. Kadınlarla erkeklerin eşit, tahakkümsüz, sömürüsüz bir dünyada kendi yaşamlarını özgürce biçimlendirebilecekleri bir dünya kurma mücadelesi içinde.
Bugün sözleşmenin hayata geçirilmesi için sokaklara dökülen kadınlar, bilerek ya da bilmeyerek, bu “yeni” kadın tipini biçimlendiriyorlar. İradesini herhangi bir mercie, yetkeye teslim etmeyen, boyun eğmeyen, kendi yazgılarını ellerine almakta kararlı kadınlar… İyi ki varlar!
N O T L A R
[*] Newroz, Ağustos 2020…
[1] Nilgün Marmara.
[2] Murat Yetkin, “İşte Erdoğan’dan Fesih İsteyen İstanbul Sözleşmesi Raporu”, Yetkin Report, 23 Temmuz 2020.
[3] Sema Maraşlı, “İstanbul Sözleşmesi Acilen İptal Edilsin”, http://www.anadolugenclik.com.tistanbul-sozlesmesi-acilen-iptal-edilsin-189
[4] “Diyanet’ten Kadınlara Tavsiye: Şiddet Görürseniz Yemek ve Çay Verip Nedenini Sorun!”, 14.07.2020, https://meydan.org/2020/07/14/diyanetten-kadinlara-tavsiye-siddet-gorurseniz-yemek-ve-cay-verip-nedenini-sorun/
[5] T24, “Tartışmaların Odağındaki İstanbul Sözleşmesi’nin Tam Metni”, 28.08.2019, https://t24.com.thabetartismalarin-odagindaki-istanbul-sozlesmesi-nin-tam-metni,836883
[6] “Sözleşme hükümlerinde cinsel yönelim ve cinsel kimliğe yönelik ayrım yapılmaması adına, bu olgular legallik elde etmiştir. LGBTİ örgütleri bu sözleşmeye dayanarak, siyasi iktidarın LGBTİ haklarına dair ifadelerin ve statülerin anayasallaştırılması ve yasallaştırılması konusunda hukuki yükümlülüğü olduğunu ifade etmektedir.” (Aile Akademisi Derneği, “10 Maddede İstanbul Sözleşmesi Neden İptal Edilmelidir?”, Temmuz 2019, Bursa, s.5.)
[7] “Diğer taraftan, cinsiyet eşitliği gibi muğlak bir kavramın içine kadın-erkek ilişkileri açısından toplumlarda yaşanan en çarpık örnekleri bir torbanın içine koyup masum bir kılıfla, kadına pozitif ayrımcılık sloganları ile başlatıp toplumsal cinsiyet eşitliği maskesi ile eşcinsellik, biseksüellik gibi hastalıklı ve arızi, sorunlu ve hatta tedavi gerektiren bu eğilimli insanların bu davranışlarını, meşru, normal hatta iyi olarak lanse etme gayretlerine dönüştüğüne tanık oluyoruz.” (Ahmet Gürbüz’ün görüşleri, Mücerret, “İstanbul Sözleşmesi ile Neyi İmzaladık?”, 6 Ocak 2019, http://www.mucerret.com/dosya/istanbul-sozlesmesi-ile-neyi-imzaladik/)
[8] Sözleşme, 4. Madde, 3. Bend.
[9] “Bu madde ile cinsel tercih ve istediğin tarafa cinsel yönelimin normal kabul edilip güvence altına alınmış olduğu netleştiriliyor.” (Sema Maraşlı, “İstanbul Sözleşmesi Acilen İptal Edilsin”, http://www.anadolugenclik.com.tistanbul-sozlesmesi-acilen-iptal-edilsin-189)
[10] Şakir Tarım, “Rezil Tehlike: İstanbul Sözleşmesi”, https://www.milligazete.com.tmakale/2492739/sakir-tarim/rezil-tehlike-istanbul-sozlesmesi
[11] Sema Maraşlı, “İstanbul Sözleşmesi Acilen İptal Edilsin”, http://www.anadolugenclik.com.tistanbul-sozlesmesi-acilen-iptal-edilsin-189
[12] Muharrem Balcı’nın görüşü, Mücerret, “İstanbul Sözleşmesi ile neyi imzaladık?”, 6 Ocak 2019, http://www.mucerret.com/dosya/istanbul-sozlesmesi-ile-neyi-imzaladik/.
[13] Şakir Tarım, “Rezil Tehlike: İstanbul Sözleşmesi”, https://www.milligazete.com.tmakale/2492739/sakir-tarim/rezil-tehlike-istanbul-sozlesmesi
[14] Abdurrahman Dilipak, “Dilipak’tan İstanbul Sözleşmesi’ne Tepki: Sözleşme Kadını Kocasına Karşı Koruyor da Erkeği Kadına Karşı Neden Korumuyor?”, https://tr.sputniknews.com/turkiye/201911251040687625-dilipaktan-istanbul-sozlesmesine-tepki/
[15] Sema Maraşlı, “İstanbul Sözleşmesi Acilen İptal Edilsin”, http://www.anadolugenclik.com.tistanbul-sozlesmesi-acilen-iptal-edilsin-189
[16] Doğru Haber, “İstanbul Sözleşmesi Mağdur Ediyor: Tepki Çok, Çözüm Yok”, https://dogruhaber.com.thabe625952-istanbul-sozlesmesi-magdur-ediyor-tepki-cok-cozum-yok/
[17] Aile Akademisi Derneği, “10 Maddede İstanbul Sözleşmesi Neden İptal edilmelidir?”, Temmuz 2019, Bursa, s.1.
[18] “İstanbul Sözleşmesi’nin Feshi İçin İmza Kampanyası Başlatıldı”, https://www.halk54.com/yasam/istanbul-sozlesmesinin-feshi-icin-kampanya-baslatildi-h11007.html
[19] Ayşe Sayın, “AKP’li Kadın Milletvekilleri İstanbul Sözleşmesi’nden Geri Adıma Karşı”, BBC Türkçe, 28 Şubat 2020, https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-51667766.
[20] T24, “Tartışmaların Odağındaki İstanbul Sözleşmesi’nin Tam Metni”, 28.08.2019, https://t24.com.thabetartismalarin-odagindaki-istanbul-sozlesmesi-nin-tam-metni,836883
http://rojnameyanewroz2.com/istanbul-sozlesmesi-sibel-ozbudun-15649.html
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.06.08 02:59 karanotlar Slavoj Zizek: Tarihini kıyaslarsak İslam'ın "insan hakları sicili" Hıristiyanlıktan daha temiz n

Slavoj Zizek: Tarihini kıyaslarsak İslam'ın
https://preview.redd.it/q87ls2kr4l351.jpg?width=160&format=pjpg&auto=webp&s=db7ea122574fbd012472829307e3255241c6240f
Son beş yüzyıldır, “medeni” Batı’nın (görece) refahı ve huzuru, acımasız şiddet ve yıkımın “barbar” Dışarı’ya ihraç edilmesiyle sağlanmıştır: Amerika’nın fethinden Kongo’daki katliama kadar uzanan uzun hikâye. Kulağa her ne kadar acımasız ve umursamaz gelse de, bu saldırıların gerçek etkisinin gerçek olmaktan çok daha büyük ölçüde simgesel olduğunu, her zamankinden fazla, aklımızda tutmamız gerekir: Afrika’da, her Allahın günü, DTM’nin (İkiz kuleler) çökmesinin bütün kurbanlarından daha fazla sayıda insan AIDS’ten ölüyor ve görece ufak mali önlemlerle bu insanların ölümü kolayca önlenebilir.
Gerçeğin Çölüne Hoşgeldiniz! Amerikalıların nihai paranoyak fantazisi, tam bir tüketici cenneti olan küçük, masalsı bir Kaliforniya şehrinde yaşayan bir bireyin, birdenbire, içinde yaşadığı dünyanın, onu gerçek bir dünyada yaşadığına inandırmak üzere sahnelenmiş bir düzmece, bir gösteri, etrafındaki bütün insanların da aslında devasa bir şovun parçalan olan aktörler ve figüranlar olduğundan şüphelenmeye başlamasıdır. Bunun en son örneği, Jim Carrey’nin, günde 24 saat yayınlanan bir TV şovunun kahramanı olduğunu keşfeden küçük kasaba kâtibi rolünü oynadığı, Peter Weir’ın The Truman Show (1998) filmidir: Doğup büyüdüğü kasaba dev bir stüdyo üzerinde kurulmuştur, kameralar devamlı onu takip etmektedir. Bu filmin ataları arasında Philip Dick’in Time Out of Joint (1959) romanından bahsetmekte fayda var; bu romanda, 50’li yıların sonlarında küçük, masalsı bir Kaliforniya kasabasında mütevazı bir hayat süren kahraman, yavaş yavaş, bütün kasabanın onu tatmin etmek amacıyla sahnelenen bir düzmece olduğunu keşfeder…
Time Out ofJoint’la The Truman Show’un temelinde yatan deneyim, geç kapitalist Kaliforniya tüketici cennetinin, tam da hiper-gerçekliği içinde, bir anlamda gerçekdışı, tözsüz, maddi ataletten yoksun olduğu deneyimidir. Demek ki mesele sadece, Hollyvvood’un ağırlıktan ve maddi ataletten yoksun bir gerçek hayat sureti sahnelemesi meselesi değil geç kapitalist tüketim toplumunda, “gerçek toplumsal hayat’ın kendisi, bir şekilde, sahnelenmiş bir düzmecenin özelliklerini ediniyor, komşularımız “gerçek hayat”ta sahneye çıkmış aktörler ve figüranlar gibi davranıyorlar… Aynı şekilde kapitalist, faydacı, tinsellikten arındınlmış evrenin nihai hakikati, “gerçek hayat”ın kendisinin maddilikten arınması, bir hayaletler şovuna dönüşmesidir. Başka birçok yazar gibi Christopher Isherwood da, Amerikan gündelik hayatının, motel odasıyla örneklenen gerçekdışılığını ifade etmişti: “Amerikan motelleri gerçekdışıdır! /…/ Kasten gerçekdışı olacak şekilde tasarlanmışlardır. I … I Avrupalılar bizden nefret ediyorlar, çünkü bizler, tıpkı tefekküre dalmak için mağaralara giren münzeviler gibi, reklamlarımız içinde yaşamaya çekilmiş durumdayız.” Peter Sloterdijk’ın “küre” kavramı burada düz anlamıyla gerçekleşmiştir: Bütün şehri kuşatan ve tecrit eden dev metal küre. Yıllar önce, Zardoz’dan Logarin Kaçışına, bir dizi bilimkurgu filmi, bu fantaziyi cemaati de kapsayacak şekilde genişleterek günümüzün postmodem müşkül vaziyetini önceden haber vermişlerdi: Dışa kapalı bir alanda mikropsuz bir hayat yaşayan tecrit edilmiş grup, gerçek dünyanın maddi çürüme deneyimini özler. Wachowski biraderlerin hit filmi Matrix (1999) bu mantığı son noktasına vardırmıştır: Hepimizin etrafımızda görüp yaşadığımız maddi gerçeklik, hepimizin bağlı olduğu devasa bir megabilgisayar tarafından yaratılan ve eşgüdümlenen sanal bir gerçekliktir; (Keanu Reeves’in oynadığı) kahraman “gerçek gerçeklik”te uyandığı zaman, yanıp yıkılmış harabelerle dolu ıssız bir manzara görür küresel savaştan sonra Şikago’dan geriye bunlar kalmıştır. Direniş lideri Morpheus onu şu ironik ifadeyle selamlar: “Gerçeğin çölüne hoşgeldin.” 11 Eylül’de New York’ta benzer şeyler olmadı mı? New York sakinleri o gün “gerçeğin çölü”yle tanıştı ortaya çıkan manzaranın ve çöken kulelerden yakaladığımız karelerin, Hollyvvood’un yozlaştırdığı bizlere, büyük felaket prodüksiyonlarındaki en nefes kesici sahneleri hatırlatmaması imkânsızdı. Bombalamaların bütünüyle beklenmedik bir şok olduğu, akla hayale gelmeyecek İmkânsız’ın gerçekleştiği söyleniyor; o zaman 20. yüzyılın başlarındaki öteki belirleyici felaketi, Titanik felaketini hatırlamalıyız: O da bir şoktu, ama Titanik 19. yüzyılın sanayi uygarlığının kudretini simgeleştirdiği için, ideolojik fantazilerde böyle bir felakete çoktan yer ayrılmıştı. Aynı şey bu bombalamalar için de geçerli değil mi?
Medyanın bizi terörist tehdit laflarıyla sürekli bombardımana uğratmasının da ötesinde, bu tehdide bariz bir libidinal yatırımda da bulunuluyordu New York’tan Kaçış’tan Bağımsızlık Gününe uzanan filmler dizisini hatırlayın. Saldırılarla Hollywood felaket filmleri arasında sık sık kurulan bağlantının gerekçesi de burada yatıyor: Gerçekleşen imkânsız fantazi nesnesiydi, yani Amerika bir bakıma fantazisini kurduğu şeyi elde etmiş oldu ki en büyük sürpriz de buydu. Tam da şu anda, bir felaketin çiğ gerçeğiyle karşı karşıya olduğumuz zamanda, onun algılanmasını belirleyen ideolojik ve fantazmatik koordinatları akılda tutmamız gerekiyor. Dünya Ticaret Merkezi kulelerinin çöküşünde herhangi bir simgecilik varsa, bu, eski moda “mali kapitalizmin merkezi” anlayışında değil, DTM kulelerinin sanal kapitalizmin, maddi üretim alanından kopmuş mali spekülasyonların merkezine karşılık geldikleri anlayışında aranmalıdır. Bombaların yarattığı paramparça edici etki, ancak bugün dijitalleşmiş Birinci Dünya’yı Üçüncü Dünya’daki “Gerçeğin çölü”nden ayıran sınır çizgisi göz önünde bulundurularak açıklanabilir. Uğursuz bir failin bizi sürekli imha etmekle tehdit ettiği düşüncesini doğuran şey, yalıtılmış, yapay bir evrende yaşadığımızın farkında olmamızdır.
Sonuç itibariyle, bombalamaların ardındaki beyin olduğundan şüphelenilen Usame Bin Ladin, James Bond filmlerinin çoğundaki baş suçlu olan, küresel yıkım eylemleri tezgâhlayan Emst Stavro Blofeld’in gerçek hayattaki muadili değil midir?
Bu noktada şunu hatırlamak gerekir ki Hollywood filmlerinde bütün yoğunluğu içinde üretim sürecini bir tek, James Bond’un baş suçlunun gizli bölgesine sızıp burada yoğun emek harcanan (uyuşturucuların arıtılıp paketlenmesi, New York’u havaya uçuracak bir roketin inşası) fabrikanın yerini tesbit ettiği zaman görürüz. Baş suçlunun Bond’u ele geçirdikten sonra, onu çoğunlukla yasadışı fabrikasında bir tura çıkarması, Hollywood’un bir fabrikadaki üretimin toplumcu gerçekçi, gururlu sunumuna en yaklaştığı zaman değil midir? Bond’un müdahalesinin işlevi de, tabii ki, üretim mekânını havaya uçurarak “işçi sınıfının ortadan kaybolduğu” bir dünyada sürdürdüğümüz gündelik hayat suretine dönmemizi sağlamaktır. DTM kulelerinin patlamasıyla, tehditkâr Dışarı’ya yönelik bu şiddet bize geri dönmüş olmuyor mu? Amerikalıların içinde yaşadıkları güvenli Küre, aynı zamanda hem kendilerini gözlerini kırpmadan feda eden hem de korkak olan, hem son derece zeki hem de ilkel barbarlar olan terörist saldırganların oluşturduğu bir Dışarı’nın tehdidi altındaymış gibi deneyimlenmekte. Ne zaman böyle katıksız kötü bir Dışarı’yla karşı karşıya gelsek, Hegel’in verdiği dersi onaylama cesaretini bulmamız gerekir: Bu katıksız Dışarı’da, kendi özümüzün imbikten geçirilmiş versiyonunu görmemiz gerekir.
Son beş yüzyıldır, “medeni” Batı’nın (görece) refahı ve huzuru, acımasız şiddet ve yıkımın “barbar” Dışarı’ya ihraç edilmesiyle sağlanmıştır: Amerika’nın fethinden Kongo’daki katliama kadar uzanan uzun hikâye. Kulağa her ne kadar acımasız ve umursamaz gelse de, bu saldırıların gerçek etkisinin gerçek olmaktan çok daha büyük ölçüde simgesel olduğunu, her zamankinden fazla, aklımızda tutmamız gerekir: Afrika’da, her Allahın günü, DTM’nin (İkizkule) çökmesinin bütün kurbanlarından daha fazla sayıda insan AIDS’ten ölüyor ve görece ufak mali önlemlerle bu insanların ölümü kolayca önlenebilir.
ABD, Saraybosna’dan Grozni’ye, Ruanda’dan Kongo ve Sierra Leone’ye dünyanın dört bir yanında her gün olup bitenlerin çok küçük bir bölümünü yaşadı sadece. New York’taki duruma tecavüzcü çeteleri ve sokaklarda yürüyen insanlara körlemesi ne ateş açan bir düzine kadar nişancıyı eklersek, on yıl önce Saray bosna’nın nasıl bir durumda olduğuna ilişkin bir fikir edinebiliriz. İki DTM kulesinin çöküşünü TV ekranından seyrettiğimizde, “reality TV şovlarının sahteliğini görmek mümkün oldu: Bu şovlar “gerçek” olsa bile, insanlar bunlarda yine de rol yaparlar kendilerini oynarlar. Romanların klasik tekzibi (“bu metindeki kişiler kurmacadır, gerçek kişilerle her türlü benzerlik tesadüften ibarettir”), “reality şov” programlarına katılanlar için de geçerlidir: Gerçek hayat içinde kendilerini oynasalar da, orada kurmaca kişiler görürüz. “Gerçeğe dönüşe” farklı yorumlar da getirilebilir elbette: Bazı muhafazakârların, bizi böyle yaralanabilir hale getiren şeyin tam da açıklığımız olduğu iddialarını duymaya başladık bile arka planda bundan çıkarılması gereken kaçınılmaz sonuç, “hayat tarzımızı” korumak istiyorsak, özgürlüğün düşmanları tarafından “suistimal edilen” özgürlüklerimizin bazılarını feda etmemiz gerektiğidir tabii ki. Bu mantık bütünüyle reddedilmelidir: Birinci Dünyalı “açık” ülkelerimizin bütün insanlık tarihinde en çok kontrol edilen toplumlar olduğu bir vakıa değil midir? İngiltere’de, otobüslerden alışveriş merkezlerine bütün kamu alanları sürekli kamerayla izleniyor; bütün dijital iletişim biçimlerinin neredeyse bütünüyle kontrol edildiğinden hiç bahsetmeyelim. Yine George Will gibi sağcı yorumcular hemen, Amerika’nın “tarihten aldığı mola”nın sonunun geldiğini gerçekliğin darbesinin liberal hoşgörülü tutumun yalıtılmış kulesini ve Kültürel Araştırmalar okulunun metinsellik üzerindeki odağını paramparça ettiğini ilan ettiler. Şimdi, bir darbe de biz indirmek, gerçek dünyadaki gerçek düşmanlarla cebelleşmek zorundayız, onlara göre… İyi de, darbeyi kime indireceğiz? Verilen cevap ne olursa olsun, hiçbir zaman doğru hedefi vuramayacak, bizi tam olarak tatmin edemeyecektir.
Amerika’nın Afganistan’a saldırmasının gülünçlüğü apaçık ortada: Dünyadaki en büyük güç, köylülerin çorak tepelerde zar zor yaşamaya çalıştıkları, dünyanın en yoksul ülkelerinden birini imha ederse, bu iktidarsızlıktan kaynaklanan eylemin en uç örneği olmayacak mıdır?
Aslında Afganistan ideal bir hedeftir: Zaten harabeye dönmüş, hiçbir altyapısı olmayan, son yirmi yıldır savaşlar yüzünden tekrar tekrar yıkılmış bir ülke… Afganistan tercihinin ekonomik kaygılar tarafından da belirleneceği sonucuna varmak da kaçınılmaz: Tutulacak en iyi yol, insanın öfkesini, kimsenin umursamadığı ve yıkılacak hiçbir şeyi olmayan bir ülkeden çıkarması değil midir? Ne yazık ki büyük olasılıkla Afganistan’ın seçilecek olması, kaybettiği anahtarını sokak lambasının altında arayan deli fıkrasını hatırlatıyor insana; adama anahtarını arkadaki karanlık köşede kaybettiği halde niye orada aradığı sorulunca “ama ışıkta aramak daha kolay oluyor” demiş hani. Kabil’in şu anda zaten Manhattan’ın merkezi gibi görünüyor olması son derece ironik değil mi? Şu anda harekete geçip misillemede bulunma itkisine yenik düşmek demek, tam da, 11 Eylül’de olup bitenlerin gerçek boyutlarıyla hesaplaşmaktan kaçmak demektir gerçek amacı, bizi gerçekte hiçbir şeyin değişmediğine inandırarak uyutmak olan bir eyleme girişmek demektir.
Uzun vadeli gerçek tehditler, DTM binalarının çöküşünün yanlarında soluk kalacağı başka kitlesel terör eylemleridir onun kadar seyirlik olmayan, ama çok daha korkunç eylemler. Bakteriyolojik savaşa, ölümcül gazların kullanımına ne dersiniz, peki ya DNA terörizmi (sadece belli bir genoma sahip olan insanları etkileyecek zehirler geliştirme olasılığı)? Çabucak öfke boşaltıcı eylemlere girişmek yerine, şu zor sorularla hesaplaşmak gerekir: 21. yüzyılda “savaş” ne anlama gelecek?
“Onlar”, eğer devletler ya da suç çeteleri olmayacaksa, kimler olacak? Burada karşılaşıldığı söylenen “medeniyetler çatışması” anlayışı kısmi bir hakikat içerir ortalama Amerikalının şaşkınlığına bakın: “Nasıl oluyor da bu insanlar kendi hayatlarını bu kadar hiçe sayan
bir tutum takınabiliyorlar?” Bu şaşkınlığın öbür yüzünde üzücü bir gerçek, yani Birinci Dünya ülkelerinde yaşayan bizlere, insanın uğruna kendi hayatını feda edebileceği kamusal ya da evrensel bir Dava hayal etmenin bile gittikçe daha zor gelmesi yok mudur? Bombalamalardan sonra, Taliban dışişleri bakanı bile Amerikalı çocukların “acısını hissedebildiği”ni söylerken, Bili Clinton’ın alameti farikası olan bu tabirin hegemonik bir ideolojik rol oynadığını onaylamış olmuyor mu? Sanki Birinci Dünya ile Üçüncü Dünya arasındaki yarılma, gittikçe daha çok, maddi ve kültürel zenginlikle dolu uzun, tatminkâr bir hayat sürme ile kişinin kendi hayatını aşkın bir Dava’ya adaması arasındaki karşıtlık üzerinden gelişiyor gibi görünüyor.
Gelgelelim, bu “medeniyetler çatışması” anlayışı bütünüyle reddedilmelidir: Bugün tanık olduğumuz şey, her medeniyetin kendi içindeki çatışmalarıdır. Üstelik İslam’la Hıristiyanlığın tarihine kıyaslamak olarak şöyle bir baktığımızda, İslam’ın (anakronik bir terimle söylersek) “insan hakları sicili”nin Hıristiyanlığınkinden çok daha temiz olduğunu görürüz: Geçtiğimiz yüzyıllarda, İslam diğer dinlere karşı Hıristiyanlıktan çok daha hoşgörülü bir tutum takınmıştır.
Ortaçağ’da, biz Batı Avrupalıların antik Yunan mirasına Araplar sayesinde tekrar ulaşabildiğimizi hatırlamanın da zamanıdır artık. Bu gerçekler, günümüzün korkunç eylemlerini hiçbir suretle haklı çıkarmasa da, İslam’ın “kendisi”ne kayıtlı bir özellikle değil, modem sosyopolitik koşulların sonucuyla karşı karşıya olduğumuzu açıkça kanıtlıyorlar. Öteki’ne atfedilen bütün özellikler ABD’nin tam ortasında çoktan mevcuttur: Canice fanatizm mi? Bugün ABD’de, (kendi) Hıristiyanlık (anlayış)larıyla meşrulaştırdıkları kendilerine özgü bir terör uygulayan iki milyondan fazla Sağcı popülist “fundamentalist” vardır. Amerika bir şekilde onları “barındırdığı”na göre, Oklahoma bombalamasından sonra ABD Ordusu’nun onları da cezalandırması mı gerekiyordu? Jerry Falwell ve Pat Robertson’m bombalamalara verdikleri tepkiye; suçu hazcı materyalizme, liberalizme ve gemi azıya almış cinselliğe yıkıp bunu Tarın’nın, Amerikalıların günahkâr hayat tarzlarını sürdürmeleri yüzünden ABD üzerindeki korumasını kaldırmış olması olarak algılamalarına ve Amerika’nın layığını bulduğunu söylemelerine ne demeli? Güvenli bir sığmak olarak Amerika mı? Bir New Yorklu’nun, bombalamalardan sonra, artık şehrin sokaklarında emniyetle yürünemeyeceğini söylemesinin ironik yanı şudur ki, bombalardan çok daha önce, New York sokakları saldırıya uğrama ya da en azından soyulma tehlikesiyle meşhurdu bombalamalar farklı bir şey yaptıysa o da yeni bir dayanışma hissinin gelişmesine, genç Afro-Amerikalıların, caddeyi geçmesi için yaşlı bir Yahudi kadına yardım etmeleri gibi, daha birkaç gün önce hayal bile edilemeyecek sahnelere yol açmış olmalarıdır. Şimdi, bombalamaların hemen ardından gelen şu günlerde, sanki travmatik bir olay ile yarattığı simgesel etki arasındaki o eşsiz zaman diliminde hani bir yerimiz çok derin kesilir de acısı dank etmeden önce kısa bir an geçer ya, ona benzer bir anda ikamet ediyoruz; olayların nasıl simgeselleştirileceği, simgesel etkilerinin ne olacağı, hangi eylemleri haklı çıkarmak için bunlara başvurulacağı belli değil. Burada, gerilimin son haddine vardığı bu anlarda bile, bu bağ otomatik değil, olumsal. Şimdiden ilk uğursuz işaretler ortaya çıktı bile; örneğin kamusal söylemin içinde eski Soğuk Savaş terimi “özgür dünya”nın birdenbire yeniden dirilmesi gibi: Şimdi “özgür dünya” ile karanlık ve terör güçleri arasında bir mücadele varmış. Burada sorulması gereken soru şudur elbette: Özgür olmayan dünyaya ait olanlar kim peki? Mesela, Çin ya da Mısır bu özgür dünyanın birer parçası mı? Asıl mesaj, tabii ki, Batılı liberal demokratik ülkeler ile tüm diğerleri arasındaki eski ayrımın bir kez daha gündeme getirildiğidir. Bombalamanın ertesi günü, Lenin hakkındaki uzunca bir yazımı basmak üzere olan bir dergiden, yazının yayımını ertelemeye karar verdiklerini söyleyen bir mesaj aldım bombalamanın hemen ardından Lenin hakkında bir yazı yayımlamanın uygunsuz kaçacağını düşünmüşler. Bu, ardından uğursuz ideolojik gelişmelerin, 70’lerin Almanyası’ndakinden daha güçlü ve daha yaygın yeni bir Berufsver bot’un (radikalleri istihdam etme yasağının) yaşanacağını mı gösteriyor? Bugünlerde, şimdi bir demokrasi mücadelesi verildiği cümlesi sık sık duyuluyor doğru, ama bu cümleyle genelde kastedilen şeyler kastedilmiyor. Daha şimdiden kimi Solcu arkadaşlarım böyle zor anlarda başımızı eğip kendi gündemimizi dayatmamanın daha iyi olacağını yazdılar bana. Kriz karşısında başını kuma gömmeye yönelik bu eğilime karşı, Solun şimdi daha iyi bir analiz sunması gerektiğinde ısrar edilmelidir aksi takdirde, Sol, gayet sıradan insanların yaptıkları gerçek kahramanlıklar (sözgelimi, rasyonel bir ahlaki eylem modeli sunarak, uçak kaçıranları etkisiz hale getiren ve uçağın erken düşmesini sağlayan yolcuların yaptığı gibi: İnsan kısa bir süre içinde ölecekse, cesaretini toplayıp başka insanların ölmelerini engelleyecek şekilde ölmelidir…) göz önünde bulundurulduğunda, siyasi ve ahlaki yenilgisini peşinen ikrar etmiş olur. Ya her yerde işitilen “11 Eylül’den sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” lafına ne demeli? Bu cümlenin arkasının hiçbir zaman getirilmemesi manidardır aslında ne söylemek istediğimizi bilmediğimizde “derin” bir şeyler söylermiş gibi yapmayı sağlayan içi boş bir jestten ibarettir. O zaman buna vereceğimiz ilk tepki “Sahi mi?” demek olmalıdır. Oysa gerçekten değişen tek şey, Amerika’nın ne tür bir dünyanın parçası olduğunu anlamak zorunda kalması değil mi? Öte yandan, algıdaki bu tür değişiklikler her zaman belli sonuçlar yaratır, çünkü içinde bulunduğumuz durumu algılama biçimimiz, onun içinde harekete geçme biçimimizi belirler. Siyasi bir rejimin dağılması süreçlerini, örneğin 1990’da Doğu Avrupa’daki Komünist rejimlerin yıkılışını hatırlayalım: Belli bir anda, insanlar birdenbire oyunun bittiğinin, Komünistlerin kaybettiğinin farkına vardılar. Kopuş tamamen simgeseldi; “gerçeklikte” hiçbir şey değişmemişti yine de, o andan itibaren, rejimin nihai olarak çökmesi birkaç günlük bir mesele haline gelmişti… Ya 11 Eylül’de aynı tür bir şey olduysa? Bu olayın ekonomide, ideolojide, siyasette, savaşta nasıl sonuçlar yaratacağını henüz bilmiyoruz, ama bir şey kesin: Şu ana kadar kendisini bu tür şiddete karşı şerbetli, bu tür şeyleri sadece TV ekranının güvenli mesafesinden seyreden bir ada olarak algılamış olan ABD, artık doğrudan işin içindedir. O zaman alternatifler şöyledir: Amerikalılar “küre”lerini daha da fazla tahkim etmeye mi karar verecekler, yoksa ondan çıkmayı göze almaya mı? Amerika ya “Bu neden bizim başımıza geldi? Burada böyle şeyler olmaz!” şeklindeki o son derece ahlaksızca tutumda ısrar edecek, hatta bu tutumu güçlendirerek tehditkâr Dışarı’ya karşı daha çok saldırganlık göstermeye, kısacası paranoyaklığı eyleme dökmeye yönelecek; ya da en nihayet onu Dış Dünya’dan ayıran fantazmatik Perde’nin ardından çıkmayı göze alacak, Gerçek dünyaya geldiğini kabul edecek ve “Burada böyle şeyler olmamalı!”dan “Böyle şeyler hiçbir yerde olmamalı!” tavrına o çok gecikmiş geçişi yapacaktır.
Bombalamalardan çıkarılması gereken asıl ders budur: Bu olayların burada bir daha olmamasını sağlama almanın tek yolu, bunların başka herhangi bir yerde olmasını önlemektir. Kısacası, Amerika bu dünyanın bir parçası olarak kendi yaralanabilirliğini tevazuyla kabullenmeyi öğrenmeli, sorumluları cezalandırma işini cana can katan bir misilleme olarak değil, üzücü bir görev olarak yapmalıdır. Amerika’nın “tarihten aldığı mola”, sahte bir molaydı: Amerika’nın huzuru, felaketlerin başka yerlerde devam etmesi sayesinde satın alınmıştı. Bugünlerde, hâkim bakış açısı, Dışarı’dan gelip vuran o ağza alınmaz Kötülük’ün karşısındaki masum bakışınkidir bu bakış karşısında, yine cesaretimizi toplayıp ona Hegel’in şu ünlü düsturunu uygulamamız gerekir: Kötülük, her yanında Kötülük gören masum bakışın kendisindedir (de). Başkan Bush seçim kampanyası sırasında, hayatındaki en önemli kişinin İsa olduğunu söylemişti. Şimdi bunu cidden söylediğini kanıtlamak için eline eşsiz bir şans geçti: Tüm Amerikalılar için olduğu gibi, onun için de, “Komşunu sev”, “Müslümanları sev!” anlamına gelmelidir! Yoksa hiçbir anlamı yoktur.
Kırılgan Temas, Slavoj Zizek, Metis Yayınları
https://www.cafrande.org/slavoj-zizek-tarihini-kiyaslarsak-islamin-insan-haklari-sicili-hiristiyanliktan-daha-temiz/
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.04.28 23:33 kopekkulubu Alman Çoban Köpeği

Alman Çoban Köpeği
Alman Çoban Köpeği
https://www.kopekkulubu.com/alman-coban-kopegi.htm
0532 343 80 41
Köpek Kulübü üretim çiftliğinden alman çoban köpeği yavruları.
Alman Çoban Köpeği Yavru
Gerçek bir Alman Çoban Köpeği yavrusuna sahip olmak ister misiniz?
Dünyanın en zeki köpek köpek ırkı olan Alman Çoban Köpeği yaşantımızın her döneminde kendini başarılı ve insanoğlunun dostu olarak göstermiştir. Özellikle son 100 yıldır ülkelerin savunma sanayilerinde ki başarılarının yanında evlerimizde başarılı bir alan koruma köpeği olmasının yanında çocukların da dadısı pozisyonunda hayatlarımıza eşlik etmektedirler.
German Shepherds Dog, İnsanoğlu ile birlikte tarihte en uzun süre birlikte yaşayan bir köpek ırkı konumundadır. Dünyanın en zeki ve en eğitilebilir köpek ırkı olup, orta tüy uzunluğundadır. Diğer köpek ırklarından farklılığı belinin düşük olmasıdır. Kendi sülalesinde iki kategoriye ayrılan bu ırk, birinci working line olarak adlandırılan, ağır ihtisas eğitimlerinde (bomba, narkotik, iz takip gibi) kullanılan alman çoban köpeği, çok hareketli olmasından dolayı ev ortamında beslenmesi çok da uygun değildir.
Show line olarak adlandırılan ve hepimizin bildiği o muhteşem fiziğe sahip olan bu köpek ırkı, alman çoban köpeği yavru kızıl beli düşük ve görüntüsü son derece güzel olup, evlerimizde, bahçelerimizde şehir yaşantısında beslenmesi son derece uygundur. Karakter olarak son derece sosyal olup diğer insan ve petlerle uyumlu olup, bekçilik için eğitilen bu köpeklerin yabancılara ve diğer petlere karşı dikkatli davranılmalıdır.
Genetik rahatsızlığı olan displazi Türkçe karşılığı kalça çıkıklığı olan hastalığına dikkat edilmelidir. Dünya da bu kadar popülaritesinin yüksek olmasının en önemli nedeni çok zeki olması, doğru ve profesyonel bir eğitimle her istediğinizi rahatlıkla alabileceğiniz gerçeğidir. Bu köpek ırkının sahiplerine en önemli tavsiyem, Ona gerekli vakti ayıramayacak sak, gerekli ilgiyi gösteremeyeceksek kesinlikle Onun hayatına girmeyelim.
Türkiye'de ve dünyada ticari anlamda büyük rantı olan bu köpek ırkı için bir çok federasyon ve dernek kurulmuş ve bu dernek ve federasyonlar secereli köpek adı altında yavru satışı yapmaktadır. Ancak WUSV yani Almanya federasyonuna bağlı secereli köpek derneği bu ırkı koruma altına almış demektir.

Alman Çoban Köpeği Yavruları

Gerçek Şecere Nedir !...
Türkiye de ve dünya da ticari anlamda büyük rantı olan bir köpek ırkıdır. Bu nedenle bu köpek ırkını temsil eden bir çok federasyon ve dernek kurulmuştur ve bu dernek ve federasyonlar şecereli yavru adı altında yavru satışı yapmaktadır ancak WUSV yani Almanya federasyonuna bağlı şecereli köpek demek bu ırkı koruma altına almak anlamına gelmektedir. WUSV şecereli yavru almanız durumunda sağlıklı, karakteri sağlam, ırk standartlarını % 100 taşıyan kaliteli bir yavru köpek sahibi olur ve erişkin olma durumunda herkesin hayranlıkla izleyeceği bir dost edinme şansını büyük ölçüde garantilemiş olursunuz. Bu federasyon ve Türkiye deki tek yetkili Dernek üyesi Üreticilerin uymaları gereken bir çok yönetmelik vardır WUSV Şecereli aldığınız yavrunun anne ve babasının hangi kriterleri yerine getirmesi gerektiğini biliyor musunuz? 1. Ebeveynlerin 24 aylık olmaları 2. HD/ED Röntgen çekimlerinin Derneğimiz Veteriner Hekimleri veya Almanya SV tarafından onaylanması 3. En az BH(Refakat) Sınavını Almanya SV Hakemi eşliğinde başarıyla geçmiş olması 4. Irk Standartları yarışmasında en az ‘’ iyi’’(G)notu almış olması ve DNA sinin yapılmış olması gerekmektedir 5. ACKISD-Körschein Sınavını başarı ile geçmiş olması. Bu şartlarla Irk standartlarına uygun ve sağlıklı Yavrular elde edilmiş olmaktadır Ve Çiftleşme ancak Üretim iznine sahip Köpekler ile gerçekleşebilir.
Çiftleşme tarihinde Çiftleşme Formu eksiksiz doldurularak Erkek Köpek sahibi tarafından federasyona ulaştırılır -Doğum sonrası Dişi Köpek sahibi online Doğum Beyan Formunu doldurarak, doğumu Dernek merkezine bildirir -Yavrular 7 veya 8 haftayı doldurduklarında mikrochip numaraları yapılıp isimleri ile birlikte Şecere talep formu ile birlikte Dernek merkezine bildirilir. -Tüm işlemler eksiksiz yapıldığı taktirde Şecere işlemleri başlatılır. İşte şecere adı altında satılan her yavru bu kriterlerden değildir şecereli bir yavru alırken wusv( Almanya federasyonu) kriterlerine uygun olmasına dikkat edin ve bu kriterlere uygun üretilmiş köpeğin anne ve babasının evraklarını görmeye dikkat edin.
Şecere Nedir? Secereli Yavru, maalesef ki, ülkemizde şecerenin anlatmaya çalıştığı anlamı ve ruhunu bilen sayısı maalesef ki yok denecek kadar az konumdadır. Gün içerisinde yaptığım bir çok telefon görüşmesinde hocam yavrularınız "SRC" var mı yahut şecereli mi? yavrularınız şeklindedir. 90 lı yılların sonlarına doğru ülkemizde bu köpek ırkına karşı talep patlaması yaşanmış ve devamında da, Yavru mutlaka secereli olması konusunda yaygın bir düşünce topluma hakim olmuş durumdaydı. Malum 90 lı yılların sonlarını hatırlarsanız Google amca gibi bir bilgi erişim noktası yoktu ve insanlar bu gibi ırkların saflık ve ırk standartlarını kulaktan duyma yöntemlerle öğrenmeye çalışmaktaydılar. Bu nedenle de o zamanki Türkiye gerçeğinde Alman Çoban Köpeği alacaksan mutlaka Şecere belgesinin olması gerekliliğiydi.
Peki bu durumda Şecere nedir?
Şecerenin kelime anlamı "bir soyun, bir ailenin bilinen en eski atasından başlayarak son üyelerine değin bütün bireylerini bir kökten çıkan ağaç görünümü içinde gösteren çizelge..." anlamına gelmektedir. Günümüzde gerçek şeceresini doğru belge olarak edinmek maalesef ki zor diyebilirim.
Lakin, son dönemler de türeyen ve köpeğin soy ağacına bakmaksızın sadece köpek sahibinin sözlü beyanı ile şecere veren bir çok federasyon türemiş durumdadır. Yaklaşık 50 TL ile 150 TL arasında bir ücret ödemeniz durumunda sözde Şecere belgesi çıkartma bilmektedir. O halde netice olarak şunu diyebilir miyiz? Şecere günümüz Türkiye'sinde anlam olarak beklentimizi karşılayamayacak bir maddi materyal niteliğindedir.
Tabii ki bu durumda şecereli yavru bu şekilde olmamalıdır. Benim anladığım kadarıyla şecere bir köpek ırkının uluslararası standartlarda üretim izni alınmış damızlık lardan alınan yavru köpeğe verilen belge anlamındadır.
O halde Secereli bir yavru uluslararası federasyondan üretim izin belgesi alınarak eşleştirilip, doğumu yaptırılıp ve uluslararası standartlara uygun olarak tanzim edilen ve onaylanan belgeye sahip olanlardır. Sayfam da bu standartlara haiz Anne ve Babadan üretilen Safkan ve Secereli Yavruları görebileceksiniz.

Alman Çoban Köpeği Standartları

Alman çoban köpeği standartları : Alman çoban köpeğinin tırıs tarzı bir yürüyüşü vardır. Alman Çoban Köpeğinde tırıs yürüyüşünün esprisi tamamen sağlıklı ve safkan bir anatomik yapıya sahip olan bir Alman Çoban Köpeği 10 Km koşmasından daha zor olan bir hareket tarzı olup, Alman Çoban Köpeği yürüdükçe köpeğin sırtının arka eklemlerinin güçlü olduğunun ifadesi olup, güçlü olan bir alman çoban köpeğinin sırtı ve arka bacakları dağılmaz. Yani arka arkanın hareketi vücudun ortasına doğru geldikçe eşit derecede ileri uzanan ön kol sırt çizgisinde önemli bir değişiklik oluşturmaz. Arka kısmın açılarındaki en ufak artış hareketteki gücünün ve dayanıklılığın azalmasına neden olur. Yükseklikle uzunluğun doğru oranı, buna uyumlu bacak kemiği uzunlukları ile birleşince sanki yere yakın bir şekilde kayıyormuş gibi bir hareketin ortaya çıkmasını sağlar. Hafif kaldırılmış kuyruk ve hafifçe öne uzatılmış bir kafa, hareket sırasında hayvanın kulak arkasından kuyruk ucuna kadar çok düzgün hatlı bir kıvrımla hareket etmesini sağlar.

https://preview.redd.it/0vq8n93nnmv41.jpg?width=920&format=pjpg&auto=webp&s=1c93d9f2e4bb4d78af30d5333e7ca9a2caf8594a
https://preview.redd.it/k0dccg4nnmv41.jpg?width=920&format=pjpg&auto=webp&s=e2409a1ec9cd705b6d4d6b0d4f2d759c2972fec3
https://preview.redd.it/5jdmx44nnmv41.jpg?width=900&format=pjpg&auto=webp&s=7e43f6f70b857f691dba8717d6dc30ffadc26a19
https://preview.redd.it/b85j4s3nnmv41.jpg?width=641&format=pjpg&auto=webp&s=ef6a5c2ee82c4d4e6ab451d3f94fb1e78b1e5f34
https://preview.redd.it/yrsnr84nnmv41.jpg?width=941&format=pjpg&auto=webp&s=6cc9fc15d1112d0ab9012464d97bbe36e1f3f604
https://preview.redd.it/tpkc2w4nnmv41.jpg?width=941&format=pjpg&auto=webp&s=dd3fdbf0a0e754471343d4b26ec747204412fdd6
https://preview.redd.it/ttpta35nnmv41.jpg?width=641&format=pjpg&auto=webp&s=da54b72579008a1637e2236c30711a2cc0c36722
https://preview.redd.it/46c3vp5nnmv41.jpg?width=641&format=pjpg&auto=webp&s=394d9faf9be2bc7a2a0e6194ec0243d85c86c5e7
https://preview.redd.it/j3w5hq5nnmv41.jpg?width=641&format=pjpg&auto=webp&s=09b1854dbe6a5f350430eae32eb38dfab38b7b85
https://preview.redd.it/om81iw5nnmv41.jpg?width=641&format=pjpg&auto=webp&s=a963475c8ade09e540578aa41a90fea10ab8ef3c
https://preview.redd.it/hld8196nnmv41.jpg?width=941&format=pjpg&auto=webp&s=7324673b9bcbb7b47cbc0d4f1382487bda81198f
https://preview.redd.it/3rk62d6nnmv41.jpg?width=941&format=pjpg&auto=webp&s=1ca576a5f072fa3319ee0e3c63f6b36e71ca7ae6
https://preview.redd.it/gchnzj6nnmv41.jpg?width=941&format=pjpg&auto=webp&s=67a7897f3c0589e2f89f0d240fc1caa97e6bc379
https://preview.redd.it/k8t6nt6nnmv41.jpg?width=941&format=pjpg&auto=webp&s=4d390ddbe3a71ebdfb1ef8b5ddf4e211b8d63062
https://preview.redd.it/pdu2317nnmv41.jpg?width=941&format=pjpg&auto=webp&s=45fe61648019ad54a541166c0cc0da5a63d0e428
https://preview.redd.it/e4r7gu7nnmv41.jpg?width=941&format=pjpg&auto=webp&s=684e61168b05ec80ce999ee2b883e187038497bc
https://preview.redd.it/uae4f48nnmv41.jpg?width=941&format=pjpg&auto=webp&s=b46082ea436e8f131bb815c375baaa1ff951be22
submitted by kopekkulubu to u/kopekkulubu [link] [comments]


2020.03.10 21:05 karanotlar Neopatrimonyal liderler çağı ve demokrasi

Cemal Tunçdemir
Demokrasiyi kullanarak iktidara gelmiş devlet başkanının, yolsuzlukları, baskıları, suistimalleri, anayasal çizgileri aşması yaptırımsız kaldıkça, bunlar normale dönüşüyor...
Foreign Affairs dergisinin yayın yönetmeni Gideon Rose, derginin 2019 Eylül/Ekim sayısındaki başyazısında, son 100 yılda lider tipi döngüsünü şu şekilde sınıflandırıyor:
"1920'lerin toy Demokrat liderlerini, 1930'lar ve 40'ların faşist diktatörleri izledi. 1950'ler ve 60'lar milliyetçi liderlerin dönemiydi. 1970'lerin jerontokratlarından (ihtiyar kurtlar) sonra 1980'ler ve 1990'lar yeniden acemi demokratların dönemi oldu. Bugünlerde diktatör liderlere geri dönmüş görünüyoruz."
Elbette ki bu döngüyü bütün dünyaya genelleştirmek de veya tüm ülkeler için kaçınılamaz bir kader olarak görmek de çok yanıltıcı olur. Ama birçok demokrasinin 2010'lu yıllarda ürettiği otokrat liderlerin birbirlerine benzerlikleri de dikkat çekici bir gerçek.
Bunun, ideolojik veya kültürel bir benzerlik olmadığı açık. Aksine, bu alanlarda tam bir çoğulculuğa sahip oldukları son 10 yılda görüldü. Kapitalist liberteryan beyaz ırkçısı Trump'tan, solcu siyahi Jacob Zuma'ya, Anglo Sakson muhafazakar Boris Johnson'dan Ortodoks 'çar' Putin'e, Katolik solcu Duterte'den, Katolik sağcı Jair Bolsonaro'ya, Nazi grupların favorisi Hristiyancı Orban'dan, Yahudi milliyetçisi Netanyahu'ya, Latin dünyasının Bolivar'ı olma heveslisi solcu Latin devlet başkanlarından, Müslüman dünyasının halifesi olma heveslisi Ortadoğu liderlerine, Hindu Modi'den Pakistani popülist Imran Khan'a, Katolik muhafazakar Jarosław Kaczyński'den ateist Miloš Zeman'a ve daha birçok 'seçimle' başa gelmiş lidere kadar isimleri birleştiren şeyin bir ideoloji veya tek bir kültür olduğunu söylemek imkansız.
Elbette ülkedeki "tek otorite, tek adam" olma hevesleri en ortak özellikleri. Hepsi tam anlamıyla henüz diktatörlüklerini kuramamışsa da, 'Türkmenistan devlet başkanı gibi olmak' hepsinin kızıl elması.
Bu neo-diktatörleri veya dikta heveslilerini, diktatör denince akla gelen ilk isimler olan, Stalin, Hitler ve Mussolini gibi 20'nci yüzyıl diktatörlerinden ayıran bir özellikleri var.
Bu yeni dalgada ideoloji de, politik gaye de, kutsal dava da, 'milli mesele' de tek: Liderin şahsı. O şahsın mutlak iktidarını tesis etmek ve onu ömrü boyunca o koltukta tutmak…
20'nci yüzyıl diktatörlükleri çoğunlukla 'korporatist' diktatörlüklerdi. Bir ideolojik yaklaşımın, ırkçı bakışın, etrafında kümelenmiş bir bürokratik yapının, partinin, kadronun diktatörlüğüydü. Günümüzdeki dalganın liderleri de, henüz mutlak iktidar yolunun başındayken korporatist stratejiler izliyor elbette. Bir sosyal kesime, bir ideolojik yaklaşıma, bir politik gruba veya partiye dayanıyorlar. Mutlak iktidara ulaştıktan sonra da kendi etraflarında sözde 'milli birlik' tesis etmek için bir takım dini hamasi söylemleri ve vurguları sıklıkla kullanmaya da devam ediyorlar.
Örneğin bu liderlerin istisnasız hepsi politik davalarını, 'elitlere karşı milletin hakiki evlatlarının mücadelesinin temsilcisi olmak' gibi müphem bir yaklaşıma indirgiyor. Bu müphemiyet sayesinde, hayatı sefahat ve israfın geçit töreni olan milyarder Donald Trump, iki yıl öncesine kadar garsonluk yaparak hayatını kazanan solcu politikacı Alexandria Ocasio-Cortez'e 'elit' damgasını kolayca vurabiliyor. Destekçileri de, peşinden gittikleri 'tarihi' liderin, "milletin hakiki evladı sizsiniz. Sizin dışınızdaki herkes vatan haini, dinimizin düşmanı, ekmeğimizin düşmanı. Bu ülkeyi sömürmek ve bu milleti dejenere etmek isteyen küresel güçlerin piyonu" telkinine kolayca kanabilecek bir sığlık ve paranoyanın pençesinde. Evrende olan biten her şeyi kendileri ile ilgili veya kendilerine karşı bir komplonun parçası zannedecek kadar dünyadan habersiz, eğitim ve kitap okuma ortalaması son derece düşük kitleler bu saçmalığa kolayca inanıp, ülke nüfuslarının en az yarısını yok edilmesi veya en azından ezilinceye kadar savaşılması gereken düşman görüyor. Kansas'ta, Alabama'da, Georgia'da hararetli bir Trump destekçisi ile konuştuğunuzda, sizin 'büyük resmi görmekten aciz kandırılmış bir insan olduğunuzu' büyük bir özgüvenle yüzünüze vuracaktır. Kendisi tam açıklayamasa da, dünyada perde arkasında ABD karşıtı küresel dış güçlerin büyük oyunları dönmektedir. Ve Trump bu oyunların önündeki tek engeldir. New York'u, Los Angeles'ı, Boston'ı, San Francisco'yu, Chicago'yu, yani gerçekte Amerika'yı Amerika yapan şehirleri hem de Amerikan milliyetçiliği adına nasıl düşman gördüklerine hayretle tanık olabilirsiniz.
Fakat, destekçisi yığınların aksine liderler, ağızlarından çıkan bu hamasi, coşkulu sözlerin gerçekliğiyle çok ilgili değiller. Hayatta samimiyetle ilgilendikleri tek gerçek, kişisel iktidarlarının devamı. Hem de hayatları boyunca devamı…
Bunun için de neredeyse tamamı, liderliklerini, ülkelerinin ikbali ile özdeşleştiriyorlar. Onlar başta oldukça ülke var olacak, onlar liderlikten giderse ülke çökecek ve düşmanlara yeniden yem olacak. Lider, kaderin, ülke için seçtiği, alternatifi olmayan tek kişidir.
Game of Thrones dizisinde krallığın istihbarat yetkilisi Lord Varys, diziyi başından sonuna kadar seyretmemin en önemli nedeni olan ve Peter Dinklage'ın muazzam bir oyunculukla canlandırdığı Tyrion Lannister karakteri ile bir dertleşmesinde, "Bütün ömrüm farklı tiranlara hizmetle geçti. Hepsi, kendisini, kaderin seçtiği ve özel bir rol yüklediği özel şahsiyetler olarak görüyordu" diye yakınıp sözü o günlerde hizmetinde olduğu Kraliçe Daenerys'e getirir: "O da kendisini, hepimizi kurtarmaya gelmiş özel biri olduğuna inandırmış". Lord Lannister, dostunun endişesini abartılı bulur. Çünkü çok yakından tanıdığı, ezilenlere duyarlı olduğuna defalarca tanık olduğu Kraliçe Daenerys'in diğer tiranlardan farklı olduğuna gerçekten inanmaktadır. Ta ki, Daenerys'in iktidarı için binlerce sivili tereddütsüz yok edişinden sonra, cesetler ve enkaz üzerinde yaptığı zafer konuşmasında, bunun daha başlangıç olduğu ve yoluna çıkan herkesi böyle ezeceği ilanını dinleyinceye kadar... Tyrion Lannister, problemin, liderin kim olduğunda değil, kim olursa olsun fark etmez, tek bir insanın, karşı konulamaz, denetlenemez, sorgulanamaz böylesi bir güce sahip olmasından kaynaklandığını anlar ama artık çok geçtir.
Demokrasinim günümüzde ürettiği otokrat liderlerin bir çoğu, kişisel kariyeri ile ülke çoğunluğunun mensubu olduğu dinin akıbetini de özdeşleştirmiş halde. 'Dinin yaşayan son kalesi' oldukları, propaganda kampanyalarının asli iddialarından biri. Lider iktidarından olursa, bu sadece ülkenin değil, mensubu oldukları dinin de sonu olacak.
Uzun yıllar Moskova'da gazetecilik yapan Susan Glasser, Putin'in kendisini, Rusya'nın birkaç yüzyıllık makus talihini değiştirip yeniden cihanın emperyal hakimi yapacak 21'nci yüzyılın 'Çar Petro'su olarak sunduğuna dikkat çekiyor. Dünyanın önemli bir kısmınca 'Deli Petro' ve Ruslarca 'Büyük Petro' olarak isimlendirilen Çar Birinci Petro'ya atıfla... Putin, fiziksel ve liderlik olarak sürekli güç ve maçoluk gösterisi yapmaya fetiş düzeyinde düşkünlüğü, "Ortodoksi-Otokrasi-Rusçuluk" üçlemesine dayalı kadim çarlık doktrini iddialı yönetimi ile, modern bir demokrasinin sorumlu ve hesap sorulabilir devlet yöneticisi olmaktan çok, kimsenin hesap soramayacağı bir çar, ülkeye ait her şeyi veya konumu istediğine bahşedebilen bir hükümdar havasında.
Kişilik olarak, hayatı boyunca bir karikatürden fazlası olmasına imkan vermemiş eksik donanımına rağmen Trump da, kendisini sorgulanamaz, eleştirilemez kılacak böylesi bir tarihi rolü inşa etmeye çalışıyor. Evanjelist destekçileri, Donald Trump'ın İncil'de bahsedilen Büyük Kral Kiros olduğuna inandıklarını birkaç yıldır dile getiriyorlardı. Trump kendisi de artık Twitter'dan bu koroya katılıyor. 2008 seçiminde Liberteryan Partinin başkan adayı da olan aşırı sağcı Wayne Allyn Root'un 2019 Ağustos ayında attığı ve Trump'ı, "Tanrının (İsa'nın) yeryüzüne ikinci gelişi" olarak nitelediği sözlerini teşekkür ederek Tweetleyen Trump aynı günkü bir başka açıklamada da, kendisinin "Tanrı tarafından gönderilmesi beklenen kişi" olduğunu söylemekten çekinmeyecekti. Destekçileri de artık, "Trump'a muhalefetin, Tanrıya muhalefet olduğunu" açıkça savunacak kadar rahatlar bu konuda.
2000'lerin başında, Avrupa'nın yükselen yıldızı Macaristan'da iktidara gelip, birkaç yılda yeniden içe kapanık, ekonomisi gerileyen, otoriter bir doğu Avrupa ülkesine dönüştüren Viktor Orban, kendisini, “Hristiyan Avrupa'nın son umudu” olarak görüyor. Orban düşerse Macaristan düşer, Macaristan düşerse Hristiyanlık düşer. Orban, "Hristiyanlığın bugün dünyanın en mazlum inancı olduğu ve dünyada en fazla zulme maruz kalan din olduğu gerçeğinin", Avrupa Birliği ve "solcu liberal ikiyüzlülerce" görülmediğini savunuyor. Kendisinin 'dünya mazlumlarının en büyük sesi' olduğunu iddia ediyor. Orban, yönetiminin ana görevini, "Macaristan'ın ve Avrupa'nın Hristiyan kültürünü korumak" olarak tanımlıyor. Konuşmalarında yüzlerce kez, dünyadaki en büyük tehdidin de İslam ve Müslümanlar olduğunu belirtti. Buna rağmen, yaşadığımız tuhaf zamanların bir ironisi olarak İslamcı otoriter liderleri arasındaki dostları, Hristiyan nüfuslu ülkelerin liderleri arasındaki dostlarından çok daha fazla.
İngiltere'de iktidardaki muhafazakar parti üzerinde etkili bir güce dönüşmüş Brexit hareketinin lideri Nigel Farage, Hristiyanlığın, İngiltere'nin geleceğinin en önemli parçası olduğunu belirttiği konuşmasında, "Birleşik Krallık bir Hristiyan devletidir. Devletin her kademede bütün kurumları Hristiyanlığa göre konumlanmalı. Diğer partiler, dinimizi marjinalize ediyor. Bir tek biz savunuyoruz. Her politikamızı Hristiyan değerlerimize göre yapacağız" beyanında bulunuyor.
Brezilya devlet başkanı Jair Bolsonaro, seçildikten hemen sonra, Bolsanoro'yu 'Allah'ın iradesinin tecellisi' ilan eden ve seçimi 'Kutsal Haçlı Seferi' diye niteleyen muhafazakar yorumcu Filipe Martins'i başdanışmanı olarak atadı. Bolsonaro da, tıpkı, Trump, Orban, Avrupa aşırı sağı ve Putin gibi modern çağın birbirini denetleyen kurumlar üzerine kurulu devlet anlayışından hazzetmiyor ve Orta Çağ Avrupasına ayrı bir bağlılığa sahip. Kendi meşruiyetini de bunun üzerine kuruyor. 2018 Eylül ayında, "Bu laik devlet hikayesine artık yer yok, Brezilya bir Hristiyan devlettir" diye konuşacaktı. Laiklik, "küresel güçlerin Brezilyayı yozlaştırma ve kimliğini yok etme çabasının" bir ürünüydü. Seçim kampanyası sloganı ise, Nazilerin, "Her şeyden önce Almanya" sloganının farklı versiyonu olan "Her şeyden önce Brezilya, Her şeyden üstte Tanrı" şeklindeydi. Doğal olarak Bolsonaro'nun Brezilyası da Trump'ın hayalindeki Amerika gibi, vatandaş olan herkesin değil, 'milletin hakiki evlatları' dediği mevhum 'beyaz' bir kitlenin ülkesi... Nitekim Bolsonaro, Campina Grande'deki seçim mitinginde, "Milletin Brezilyasını inşa edeceğiz. Azınlık çoğunluğa tabi olmalı. Ya buna uyarlar veya defolup giderler" şeklinde konuşacaktı. Azınlık dedikleri ise, kıtanın gerçek yerlisi olan Kızılderili kabileleri, yüzyıllar önce Brezilya'ya zorla getirilmiş ve Brezilyayı Brezilya yapan kölelerin çocukları ile, bu politik saçmalığın nasıl küresel bir salgın olduğunu görecek kadar dünyayı takip eden eğitimli kentli Brezilyalılardı. Bu azınlıklar, ülkeyi yöneten güçler değildi. Hiç olmadılar. 'Tabi olmaktan' kastı, bu azınlıkların kamusal alandaki görünürlüklerini bırakması...
Hindistan'da ise Bollywood aktörü Rajinikanth Chennai, Keşmir'i ilhak politikasını çok beğendiği başbakan Narendra Modi'yi geçtiğimiz Ağustos ayında, Hindu tanrısı "Krişna'nın yeniden tecellisi" olarak vasıflandıracaktı. 65'nci doğum gününde ise Modi'ye bir başka Hindu tanrısı Vişnu'nun avatarı olarak ibadet edildi. Hindistan genelinde birçok Hindu tapınağına Modi'nin ikonaları da dua edilecek tanrı heykeli olarak yerleştiriliyor. Modi'ye karşı çıkmak artık Hindu tanrılarına karşı çıkmak olarak lanse ediliyor. İktidardaki Hindistan Millet Partisinin(BJP) birçok yöneticisi son bir yılda değişik açıklamalarında Modi'ye dini ve ilahi ünvanlar atfettiler. Hindu dincisi ve milliyetçi tabanı Modi'yi, "Akhand Baharat (Bölünmemiş Hindistan)" idealini nihayet gerçekleştirecek bir tanrı reenkarnasyonu olarak görüyor. Akhand Baharat, bugünkü Afganistan ve Pakistan'dan Bangladeş'e, Myanmar ve Nepal'den Sri Lanka'ya bütün alt kıtayı Hindu dini kimliğinin bölünmez vatanı olarak görüyor. Müslüman ve Hristiyan Hindistanlıların ise Ortadoğu'ya gitmesi gerektiğini savunuyor.
İsrail'de Netanyahu son iki seçim kampanyası boyunca kendisini "Yahudiliğin son umudu" ve İsrail'in "vazgeçilemez lideri" olarak sundu. Kendisi de birçok destekçisi de, "O düşerse İsrail de, Yahudilik de düşer" savında. Tıpkı Modi, Orban, Trump, Bolsonaro ve diğer birçok popülist lider gibi 'laik devlet'i İsrail'in önünde bir engel olarak görecek kadar aşırı sağa savrulmuş durumda. Tıpkı Trump gibi, inançlı bir yaşamı olmaktan çok uzak olduğu halde, tıpkı Trump gibi iktidarını pekiştirmek için, İsrail'i açık bir teokrasiye dönüştürmek isteyen fanatik dincilerle seçim ittifakları kurmaktan çekinmedi. Netanyahu'nun muhalifi olan Yahudi çoğunluğun payına ise, 'özünden nefret eden Yahudi' suçlamasından başlayıp, "İsrail'in ve Yahudiliğin düşmanı" ve "din-vatan hainliğine" uzanan bir yelpazede yaftalar düşüyor.
Neopatrimonyalizmin doğuşu
Demokrasilerin ürettiği bu yeni dalga otoriterler ve popülist liderler, yepyeni bir durumla karşı kaşıya olduğumuz anlamına gelmiyor. Bazı politik bilimcilere göre, aslında tarih kadar eski bir yönetim tarzının, yani 'patrimonyalizm'in modern versiyonu ile karşı karşıyayız.
Patrimonyalizm, Max Weber'in 1922 tarihli Ekonomi ve Toplum çalışmasında literatüre kazandırdığı bir kavram. Patrimonyal düzende lider, otoritesini, tepesinde kendisinin olduğu bir kişisel çıkar ağı kurarak yürütür. Liderin altındaki çarkın dişlilerinin sadakati, liderin, onlara sunduğu ihsanlarla (toprak, kamu ihaleleri, makam, yolsuzluklarına, suistimal, suçlarına göz yumulması vs) sağlanır.
Politik bilimci Nathan Quimpo, patrimonyalizmi, 'hükümdarın, kamusal olan ile şahsi olanı ayırt etmediği ve devletin bütün imkanlarını, işlerini, şahsi imkanı ve işi gibi gördüğü yönetim' olarak tanımlıyor. Patrimonyal düzende devlet başkanı, kişisel cüzdanı ile hazine arasında hiç bir fark görmez. Hazineyi kendi kişisel lüks giderleri, siyasi ve kariyer çıkarları için rahatça ve çekincesiz kullanabilir. Bu bakış, lidere sadık bütün devlet kadrosu için de aynen geçerlidir. En küçük ilçedeki yetkiliye kadar kimse, şahsi cüzdanı ile emrindeki kamu imkanları arasında bir fark görmez. Normal bir demokraside yolsuzluk, suistimal, zimmet, rüşvet olarak görülecek her şey, yaygın ve olağan bir uygulamaya dönüşür.
ABD'deki en kıdemli Sovyet uzmanlarından biri olan Profesör Richard Pipes ise, patrimonyalizmi, 'egemenlik hakkı ile sahiplik hakkının farkları anlaşılmayacak kadar iç içe geçtiği, politik yetkilerin bir işyerinin sahibinin kendi işyerinde yetkilerini kullanması gibi kullanıldığı düzen' olarak tanımlıyor.
Ağalık da dar alanda bir patrimonyal yönetim şeklidir. Ağa ve ailesi, kutsaldır, dokunulmazdır, liderlikleri tartışılmazdır. Aşiret üyeleri, bütün emekleri, konumları, toprakları ve malları ile ağaya aittir. Ağa, köylülerin emekleriyle ürettiğini istediğine verir, istediğinden alır. Ağanın keyfiyetini sorgulamak en hafif tabirle, onun verdiği rızka "nankörlük", en ağır haliyle aşirete ihanettir. Ağalığın daha geniş alandaki formu sultanlıktır. Ki zaten Weber, bir başka yerde patrimonyal yönetime 'sultanizm' de der.
İşte, 'neopatrimonyalizm' kavramının doğmasının sebebi de budur. Sosyolog Shmuel Eisenstadt, 1973 yılında yazdığı bir makalede, geçmişteki feodal beyler, krallar, padişahlar, sultanlar, ağaların geleneksel patrimonyalizmini, normalde böyle davranmanın anayasal suç olması gereken modern demokrasilerdeki patrimonyalizmden ayırmak için, bu ifadeyi kullanacaktı.
Neopatrimonyalizm, literatüre güçlü şekilde 1980'li yıllarda girdi. Afrika'nın kolonyalist güçlerden bağımsızlıklarını yeni kazanmış birçok genç devletinde 'seçimlerle' ortaya çıkan lider kuşağının ortak özelliklerinin politik bilimcilerin dikkatini çektiği dönemde (Sonraki onyılda genç Afrika 'demokrasilerine' bu konuda, Sovyet despotizminden kurtulup "demokrasi nimetiyle" tanışan Orta Asya ülkeleri de katılacaktı).
Afrika'daki yönetimler konusunda dünyada en yetkin politik bilimcilerden biri olan Michael Bratton ile Cornell Üniversitesi politik bilim profesörü Nicolas van de Walle'nin 1994 yılında yayınladıkları ünlü makale, Afrika'nın otoriter liderlerinin temel karakteristiğini 'neopatrimonyalizm' olarak adlandıracaktı.
Van de Walle ile Bratton makalelerinde, "Neopatrimonyal rejimde lider, otoritesini, patronaj düzeni aracılığıyla sürdürür, ideoloji veya mevzuata dayanarak değil" diye yazdılar ve eklediler, "Bu rejimde yönetim hakkı bir şahsındır, bir makamın değil".
Bu iki politik bilimcinin tanımladıkları neopatrimonyal düzende, politik ve bürokratik kadroları, anayasal düzen kültürü değil, bir şahsa sadakat ve sosyal statüsünün o şahsın liderlikte kalmasına bağımlılık haleti yönlendirir. Bu düzende, devlet kadroları için başta anayasa olmak üzere mevzuatın ve anayasal kurumsal yapının hiçbir önemi yoktur. Hepsi göstermeliktir. Parlamentodan, yargıya, ordudan polis gücüne kadar bütün devlet aygıtları, anayasaya, millete, ülkeye değil sadece ve sadece lider ve ailesine sadıktır. En yüksek otorite liderin talimatlarıdır.
"Lider, devletin tüm makamlarını, halka ve ülkeye hizmet düşüncesiyle değil, kendi kişisel ikbal ve çıkarının gereklerine göre doldurur". Yine neopatrimonyal düzende, "şahsi çıkar ile kamusal çıkar arasındaki farkın görülmesini imkansız kılacak bir bulanıklık oluşturulur". Devletin kasası ile liderin kasası arasında hiçbir sınır kalmaz. Bu düzende, kamudaki her yetkili, yapması gereken her şeyi, kişisel bazı çıkarlar (üst makama gelmek, koltukta kalmak, aday listesine konmak, ihale, komisyon, hisse, rüşvet vs) karşılığında yapar. Maddi çıkarlar elde eden her 'müşteri', bu 'politik' düzenin sadık bir savunucusu haline gelir.
Neopatrimonyal düzende yolsuzluk, bireysel bir kanunsuzluk olmaktan çıkar, sistemli bir hükümet uygulamasına dönüşür. Afrika ülkelerinin hazineleri, on yıllarca neopatrimonyal liderlerin kişisel kumbarası gibi oldu. Örneğin O dönemdeki adı Zaire olan Demokratik Kongo Cumhuriyetinin devlet başkanı Mobutu Sese Seko, 1970'lerde kendisine kıyafet almak için bile Paris'e süpersonik Concorde uçak kaldıracak kadar pervasızlığıyla hatırlanıyor. Sese Seko'nun ailesi, devlet kurumlarının parasını ve hatta merkez bankası rezervlerini istedikleri gibi harcayabiliyorlardı. Çocuklarının, kişisel harcamaları için Merkez Bankasından sadece 1977 yılında çektikleri para 71 milyon doları bulmuştu. Rusya'da Putin, 2014 yılı kış olimpiyat oyunları için tüm zamanların rekorunu kırarak 50 milyar dolardan fazla para harcayacaktı ve bu paranın üçte ikisi, Rusya'daki birçok ihaleyi alan Putin'in eski KGB arkadaşlarının firmalarına gidecekti. Uluslararası Şeffaflık Derneğinin raporuna göre Macaristan'da 2018 yılındaki bütün kamu ihalelerinin en az yarısında sadece tek bir teklif yer aldı ve ihaleyi kazandı. Orban da, tıpkı Putin, Modi, Duterte ve diğerleri gibi, kendisine bağlı dar bir işadamı grubu ile kamunun bütün harcamalarını yeniden kendisine ve sadıklarına kazandırıyor. Bunu da, 'onlara karşı güçlü olmalıyız' şeklinde meşrulaştırıyor.
Neopatrimonyal rejimi sürdüren çıkar ağına dayalı yönetim tarzı, aslında en büyük zaafiyetinin de kaynağıdır. Neopatrimonyal düzen, istisnasız olarak, sürekli ekonomik gerileme ve kronik mali kriz üretir. Halkına müreffeh bir yaşam sağlaması imkansızdır. Lider ise, ekonomi her gün bir öncekinden daha kötüye giderken, kurduğu sistemin devamını sağlamak için kişisel, grupsal sadakatleri ödüllendirmeye devam etmek zorundadır. Bundan vazgeçemez. Çünkü, 'çıkar', liderin çarkının bütün dişlilerini çalıştıran yegane motivasyondur. Lider, etrafındaki ağın, devlet iktidarı, devlet imkanları, makam ve rant paylaşımı yoksa, bir saniye bile yaşamayacak bir ağ olduğunun farkındadır. Ama ekonomi daraldıkça bu adaletsiz çıkar dağılımına toplumun diğer kesimlerinin duyacağı tepki de kaçınılmaz olarak büyür. Her neopatrimonyal düzende, bu yüzden, sosyal kaos kaçınılmazdır.
Bunun için de, neopatrimonyal liderler, 'ülkemizi sömürmek isteyen dış güçler, çıkarlarının önündeki en büyük engel olan lideri devirmek için ülkemizi karıştırmak istiyor' iddiasının sürekli canlı tutmaya çalışır. Böylece, lidere her gerçek eleştiri ve muhalefet, kolayca 'dış güç taşeronluğu', 'vatana ihanet' olarak lanse edilebilir.
Neopatrimonyalizmin ilk ortaya çıktığı Afrika'da, sömürgecilik hâlâ yaşayan bir hatıra olduğu için, diktatör liderler, on yıllarca kendi muhaliflerini, eski sömürgeci güçlerin taşeronları olarak yaftalamayı kolayca başarabildi. Örneğin, sosyalist lider Robert Mugabe, seçildiği 1980 yılından, 95 yaşında zorla devlet başkanlığından uzaklaştırıldığı 2017 yılına kadar geçen 37 yıl boyunca, kendisine her muhalefeti, Zimbabwe'yi yeniden sömürge yapmak isteyen Batılı güçlerin piyonları olarak yaftalayacaktı. Bu 37 yılda Mugabe, ezilen halkın temsilciliğinden, dünyanın en zengin devlet başkanlarından birine dönüşürken, Zimbabwe halkı dünyanın en yoksul uluslarından birine dönüştü.
Güney Afrikalı politik bilimci William Gumede, 2017'de yayınlanan makalesinde şöyle yazıyor:
"Birçok Afrika lideri, yıllarca, sömürgeci güçler ülkeyi yeniden sömürge yapmak için ülkemizi istikrarsızlaştırmak istiyor öcüsünü, başarısızlığın, berbat yönetimin ve yolsuzlukların yegane sebebi olarak gösterdi. Koloni güçleri, lideri koltuğundan ederek, yeniden ülkenin yer altı kaynaklarının sahibi olmak istiyor korkusunu hep canlı tuttular".
Gumede'ye göre, 'yarı-doğrular' veya 'doğruymuş görünen desteksiz iddialar', halkın bir kesiminin sürekli ikna olmasını sağladı. Jacob Zuma'nın, makalenin yayınlandığı günlerde partisinin gençlik kolları toplantısındaki bir konuşmasına sözü getiriyor Gumede:
"Zuma, bu ülkede ekonomi ırksal öğelere göre yapılandırılmıştı, biz bunu yok etmenin mücadelesi içindeyiz, diyor. Bu elbette ki doğru. Ama Zuma, ekonomideki ırk ayrımcılığını sadece, ailesi, kadrosu ve müttefikleri dahil dar bir siyah elit grubu için kaldırdığından, siyahların çok büyük kesimini aynı yoksulluğun pençesinde bırakmaya devam ettiğinden bahsetmiyor."
Afrika dışındaki neopatrimonyal rejimler ise, kim olduklarını asla somut olarak açıklamadıkları, 'küresel güçler' veya '13 aile' gibi komplo teorileri ile, öcü boşluğunu doldurmaya çalışıyor. Neopatrimonyal lider dalgasının, 'dış güçler ülkemizi karıştırıyor' iddiasının "delil" ihtiyacını en kolay karşılayan isim ise hiç şüphesiz 'Soros'. Forbes'un zenginler listesinde 178'nci sırada yer alan Amerikalı yatırımcı George Soros'un desteklediği vakfın, 'basın özgürlüğü', 'protesto hürriyeti', 'şeffaflık' ve 'hukuk devleti' savunuculuğuna soyunması, bu kavramlardan çok da hazzetmeyen neopatrimonyal yönetimler için, kendi toplumlarından yükselen böylesi her talebi, 'Soros'un talebi' ve dolayısıyla da 'küresel dış güçlerin isteği' olarak yaftalamasına zemin hazırlıyor. İstisnasız hepsi, kendi icraatlarının ürünü olduğu çok açık krizlerde bile, "asıl suçlu" olarak, Soros'u gösteriyor. Trump'tan Netanyahu'ya, Modi'den Orban'a, Hamaney'den Bolsonaro'ya kadar, "Soros'un ülkelerini yıkmaya çalıştığını" iddia etmeyen popülist lider yok.
Profesör Bratton ve Van Walle, neopatrimonyal rejimlerin, 'millet' ve 'milli irade' edebiyatını dillerinden hiç düşürmedikleri halde ironik olarak sivil toplumu nasıl yok ettiklerine de dikkatimizi çekiyor. Ona göre, şahsının iktidarına karşı potansiyel taşıyabilecek her şeye duyarlı neopatrimonyal lider, toplumda, kontrolü altında olmayan hiçbir merkez istemediği için bütün sivil örgütlenmelere iki seçenek sunar: Koşulsuz biat, devlet gücüyle ezilerek yok edilme. Neopatrimonyal liderin liderliği güçlendikçe, seçimlerin, meclislerin, siyasal partilerin, sendikaların, stk'ların güçleri hızla erir. Zirve noktası ise Türkmenistan'ın seçilmiş devlet başkanı gibi olmaktır. O noktada lideri açıktan eleştirmemek de yetmez. Muhalefet partileri de dahil, lideri açıktan savunmayan, övmeyen kimse politikada, kamusal konumda, ticarette, sosyal statüsünde kalamaz.
Walle ve Bratton'un Neopatrimonyal rejimin doğası ile ilgili dikkatimizi çektiği bir başka detay ise, bu rejimin yönetim mekanizmaları içindeki saflaşmaların niteliği. İki profesöre göre, neopatrimonyal rejimde saflaşmalar, 'şahinler – güvercinler' veya 'muhafazakarlar – liberaller' gibi bakış, üslup, yaklaşım farklılıklarından oluşmaz. Politik pozisyonlarını belirleyen tek motivasyon, patronaj sisteminin içinde olmak veya dışlanmak. Yönetici daireden dışlandığı ve bir daha sistemin içine giremeyeceğini düşünen her üye, muhalif zemin için potansiyel yapı taşı olur. Neopatrimonyal rejimlerde üst düzey makamlarda sürekli işten almaların ve yeni atamaların yapılmasının nedeni de budur. Lider, "yakın zamanda bahşedilebilir makam, statü, adaylık" beklentisini diri tutarak kadrosunun sadakatini besler. 'Kabinede değişiklik hazırlığı', 'X kurumunun yönetiminde değişiklik hazırlığı', 'erken seçim' kulisleri hiç eksik olmaz. Yine lider, kendisi dışında ikinci bir kişinin güçlenmesini engellemek ve asıl patronun kim olduğunu göstermek için de, üst düzey makamlardakileri dönüşümlü olarak değiştirir.
Neopatrimonyalizm, onlarca yıl, zaten, kabile şefliğinin ve kişi kültünün görece yüksek olduğu Afrika'da uygulandığında çok fazla dikkat çekmemişti. Afrika politikası konusundaki en uzman isimlerden biri olan Cambridge Üniversitesi profesörü Christopher Clapham'ın 1990'ların başında neopatrimonyalizmi, 'otoriterliğin en sessiz formu' diye nitelemesinin nedeni buydu. Ancak, neopatrimonyalizm, son 10 yılda görece kentlileşmiş, sanayileşmiş, eğitim düzeyi yüksek demokrasilerde de ortaya çıktıkça, günümüzde otoriterliğin en gürültülü, en dikkat çekici formuna dönüştü.
Öyle ki, dünyanın en güçlü demokrasisi için bile 'neopatrimonyalizm' ciddi bir olasılığa dönüşmüş durumda. Van de Walle, 2017 yılında gazeteci Zack Beauchamp'a verdiği bir demeçte, Donald Trump'ı kast ederek, "Görevdeki başkanın neopatrimonyal bir yönü var. Monarşik temayülü var" diye uyaracaktı.
5 Şubat 2020 günü Senato'nun da aklamasından sonra Trump'ın, arkadaşı hakkındaki bir ağır ceza davasına hem de Twitter üzerinden müdahale edebilme cüreti bulması da oldukça alarm verici. Tıpkı aynı günlerde istihbarat başkanlığına, şahsına, ABD anayasasından daha çok sadık olacak bir politik ismi ataması gibi… Cumhuriyetçi Partiyi tamamen kendisinden ibaret hale getirmenin avantajıyla Kongre'yi, art arda yaptığı atamalarla yargı erkini adım adım işlevsiz hale getiriyor. Devlet gücünü, Amerikan tarihinde görülmemiş ölçüde, seçime etki etmek için kullanacağını gösteriyor.
Sopranos dizisinde Tony Soprano'nun, psikiyatristine, "Ters bir Kral Midas gibiyim. Dokunduğum her şey çöpe dönüşüyor" diye yakınması gibi, Neopatrimonyal liderlerin de, 'millileştiriyoruz' iddiasıyla kişisel egemenliklerine alıp da birer çöpe dönüştürmedikleri bir kurum kalmıyor.
Sovyet sonrası Orta Asya cumhuriyetleri konusundaki çalışmalar yapan, Toronto Üniversitesi otoriter yönetimler uzmanı Seva Gunitsky'nin, neopatrimonyal düzen oluşması sürecini bir tür darbe olarak nitelendirmesi bundan. Demokrasiyi kullanarak iktidara gelmiş devlet başkanının, yolsuzlukları, baskıları, suistimalleri, anayasal çizgileri aşması, yaptırımsız kaldıkça, bunlar normale dönüşüyor. Anayasal kurumlar hızla erimeye başlıyor:
"Kurumların bu şekilde hızla erozyona uğraması, günlük olarak gözlemlenecek açıklıkta olmuyor. Yani, silahlı kişiler gönderilip, televizyonlar ele geçirilmiyor. Bir gece her yere baskın yapılıp sokağa çıkma yasağı ilan edilmiyor. Birbirinden bağımsız olması gereken kurumları ayıran çizgiler, adım adım ilerleyen bir süreçte neredeyse görünmez hale getiriliyor".
Bugünlerde bütün dünya, yeni bir demokratik eğitimden geçiyoruz. Kuvvetler ayrılığı, yargı bağımsızlığı, milli iradenin en yüksek tecelligâhının devlet başkanı değil parlamento olması, hukukun üstünlüğü, üniversite, basın ve protesto özgürlüğü gibi kurumlar niçin oluştu yeniden hatırlamaya başlıyoruz.
Efsane aktör Jimmy Stewart, demokrasinin en kara günlerinde, 1939'da çekilen Mr. Smith Washington'a Gidiyor filminin en etkileyici sahnelerinden birinde Senato'ya hitap ederken, "Hiçbir şey için çok geç değil. Büyük ilkeler, bir kez inkişaf etti mi bir daha kaybolup gitmezler. O ilkeler hâlâ gözümüzün önünde. Sadece yeniden görmeye ihtiyacımız var" diye konuşmuştu.
Harvard Üniversitesi tarih profesörü Jill Lepore, New Yorker dergisinin 3 Şubat sayısında bu ünlü sahneyi de hatırlattığı yazısında, 1930'larda herkesin demokrasinin bir daha dirilmemek üzere öldüğü düşüncesinin yaygınlaştığı günlere götürüyor bizi ve demokrasinin ünlü paradoksuna dikkatimizi çekiyor. Demokrasiyi savunmanın en iyi yolu, yine demokrasiyi eleştirmek ve demokrasinin ortaya çıkardıklarına itiraz etmek. Mükemmel bir demokrasi geçmişte yoktu zaten. Onu en uygar yönetim şeklinde dönüştüren ve sürekli geliştiren şey, hep insanların yine onun ürettiği sorunlara karşı mücadelesi oldu.
İkinci Dünya Savaşının şiddetlendiği 1943 yılında yazar E. B. White, Amerikan propaganda organizasyonu Savaş Yazarları Kurulundan, 'bize demokrasiyi tarif eder misiniz?' sorusu içeren bir mektup alacaktı. Usta yazar, "Demokrasi, maçın 89'ncu dakikasıdır. Henüz ispatlanması tamamlanmamış bir fikirdir. İnsanlığın dinlemekten henüz bıkmadığı bir şarkıdır. Savaşın Yazarları Derneğinin bile, savaşın ortasında bir sabah, ne olduğunu merak ettiği şeydir" diye yazacaktı yanıtında. "Demokrasi, bir zamanlar insanlık için bir anlam ifade ediyordu" diyor Profesör Lepore, "Hâlâ çok ciddi bir anlam ifade etmeye de devam ediyor".
https://t24.com.tyazarlacemal-tuncdemineopatrimonyal-liderler-cagi-ve-demokrasi,25807
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.03.10 19:01 Xanixiano Derleme Çalışmaları hakkında: Ufak bir sohbet ve sizin düşünceleriniz

İyi günler Turkey .
Bu biraz uzunca bir post olacak. Yanınıza çayınızı almanızı tavsiye ederim.
Bu toplulukta daha evel derleme çalışmaları yapıp paylaşmıştım.
Sizlere dile getirmek istediğim konu şu:

Ek bir uğraşım olarak, halen derleme çalışmalarıma devam etmek istiyorum.

Buna yazının ileri kısmında değineceğim.
Geçen gün akşam saatlerinde nihayetinde 4-5 gün süren bir derleme çalışmamı bitirip Turkey 'e sundum.
Derleme çağrısının post'u:
A call for a compilation of answers regarding Turkey and the Syrian Refugee Crisis
Oluşturulan Derlemenin kendisi:
Data Compilation - Turkey and the Syrian Refugee Crisis
Sizlerin sunmuş olduğu kaynaklar, bakış açıları, ve ifade etmek isteyip edemediğiniz duygularınız ile 5 ayrı tema kapsamında "Türkiye ve Suriyeli mülteci krizi" konusunda bir araştırma yaptım.
(bakınız:)
PART 1 : Turkey-Syria Relations and Related Effecting conflicts.
1.1- Türkiye'nin Suriye ile olan bağı ve iletişimi.
1.2- Suriyeli Mülteci krizi sırasınca Türkiye yönelik terör saldırıları, ve Türkiye içinde karışıklıklar.
1.3- Cumhurbaşkanı Erdoğan'nın Suriye konusundaki ithamları ve politkaları.

PART 2: The Syrian Conflict’s costs, damages and effects to Turkey.
2.1 -Türkiye'nin Suriye'de bulunma ve Suriyeli mülteci krizi süreci boyunca kayıpları, maddi ve manevi.
2.2- Türkiye'nin Suriyeli Mülteci krizindeki rolü.

PART 3: Propaganda, war crime allegations, and actions regarding Turkish involvement in Syria.
3.1- Türkiye'nin, Suriye'de işlediği iddia edilen savaş suçları.
3.2-Suriye'de Türk müdahalesine karşıt Anti-Türk propagandalar.
3.3 Suriye'de Türk müdahalesine destek Pro-Türk propagandalar.

PART 4: Turkish Politicians & Citizens views of the Syrian Civil War and Refugee Crisis
4.1- Türk Siyasetçilerinin Mülteci Krizi ve Suriye İç Savaşı hakkında görüşleri.
4.2- Türk vatandaşlarının Mülteci Krizi ve Suriye İç Savaşı hakkında görüşleri.

PART 5: European Involvement in the Syrian Civil War and Refugee Crisis
5.1- Avrupa'nın Mülteci krizindeki rolü ve politikaları.
5.2- Avrupa birliği veya Avrupa ülkelerinin Suriye İç Savaşı konusundaki rolü.

Benim için uzun süren bir süreç idi ve yaklaşık 4-5 günümü bilgi toparlayıp İngilizce diline çevirmek ile uğraştım. Aynı zamanda antreman/beslenme ve iş düzenimi aksatmamam gerekiyordu, bu yüzden bu çalışma olması gerekenden uzun sürmüş olabilir. Umarım bu kaynakçayı zamanında sizlere yetiştirebilmişimdir.
Daha önce yine ülkemizin maruz kaldığı PKK saldırılarını yaz aylarında derlemiştim. Toplam 13-18 Saat sürmüştü.
A compilation of PKK attacks in Turkey.
Tekrardan bu derleme çalışmasına katkıda bulunanları teşekkür etmek istiyorum. Bakış açılaınız, sizin bulduğunuz veya hatırladığınız kaynak ve konu başlıkları bu çalışmaya yön verdi. Bir uzman değilim, o yüzden kendi imkanlarım doğrultusunda çalışıyorum.
Bu derlemeleri yapmak için kafa patlatmak gerekiyor, yerinde Türkçe-İngilizce çeviri yapmam gerekiyor ve tarafsız bir anlayış ile ulaştığım bilgileri olduğu gibi aktarmam gerekiyor. Amacım fikir dayatmak değil, olan bilgiyi açık bir şekilde yoruma sunmak.

Elimden gelenini yapıyorum. Bunu yapmamın bir sebebi var.

Biz Türkler olarak kendi görüşümüzü ifade ettiğimiz zaman, kimi yabancılar tarafından yersiz hakaret ve iftiralar ile karşılaştığımız bir gerçek. Dahası, bu çirkinliklere cevap bulmayı çalışırken sunacağımız her bir kaynak "propaganda" veya "itibar edilmemesi gereken kaynak" damgasını alıyor.

Kendimizi ifade etmeye çalışırken, kanatsız uçak uçurmaya çalışıyormuşuz gibi hissetiriyor insana.

Turkey topluluğu olarak, bir çoğumuzun siyasi/sosyal konularda böyle bir davranışa uğradığımızı düşünüyorum. Tabii ki, bu olan aslında yeni bir şey değil.
Bu tür davranışlara uğradığımızda bizi tartışmaya, öğrenmeye ve öğretmeye iten duyguları kırıyor ve sonuç olarak "geçersiz" sayılan düşüncemizi ya kendimize saklamaya--veya daha agresif bir şekilde dayatmaya itiyor.
Ama gerçek şu:
Bir Türk insanı olarak düşüncelerimizi izah etmek zor.
Sunabileceğimiz çoğu kaynaklar Türkçe ve tartıştığımız konular en az 50, 100 veya belkide 300 sene öncesine uzanan konular. Bunları çözmek ve anlayabilmek için saysız tarihçinin kitaplarını, akademisyenlerin araştırma yazılarını okunması gerekir.
Ülkemizdeki PKK saldırılarının derlmesi yaparken ben, 30 yıl öncesi gazeteleri kendi imkanlarımla internette tarayıp ingilizceye çevirdim. Elimde olan ve ulaşabildiğim kitaplara baktım. Bu zaman alan bir süreç, sabır istiyor ve insanı sınabiliyor.
Sonra bir bakıyorsun: Oysa karşımızdaki yabancı adam bir vikipedi ekran alıntısı ile Orta Doğu ve Balkanların en hızlı tarihçisi olmuş bana sen "probaganda yapıyorsun" diyor, çalışmamın tartışmada bir geçerliliği olmadığını söylüyor.

Kafayı yersin.


Oysaki bu tür yorumlardan aslında zevk alıyorum. Mazoşist eğlimler ile alakası yok, ancak hoşuma gidiyor.

Bir başka gerçeğin bilincinde olmamız gerek.
"Eğer ben bu yabancı kimsenin yerinde olsaydım, bende onunla aynı düşüncede olacaktım."
İnsan çevresinin ve gözlemlediklerinin ürünüdür. Bize karşı duyulan şühpe yoktan var olmuş bir şühpe değil. Yıllarca halkımız ve ülkemize karşı yürütülen bir siyasetin, ve de ülkemizin kimi zaman sergilemiş olduğu olumsuz davranışların sonucudur bu. Tüm dünya bize karşı değil, ama ülkemizin iyiliğini isteyen pek siyasetçi yok günümüzde.

"Neden bu adam böyle düşünüyor? Hepsi de gerçekten ırkçı ve anlayışsız olduğu için mi?"
Ben bu çabalarımda anlam buluyorum.
Kendi ülkemizde bile tarihimiz ile ilgili kitaplar ve konular kimi zaman bulanık iken, Türkçe bilmeyen bir yabancının nasıl olurda bizi anlamamızı ve inanmasını bekleriz?
Wikipedia'dan baksa, kaynakçaya bakıyor--ya dosyaya ulaşılamıyor, ya basımı kaybolmuş falanca bir kitaptan gelme bilgiler.
Türk perspektifini anlamak için gizli öğretileri çözmeyi çalışıyormuş gibidir. Bazı kaynaklar var, kimisine ulaşılamıyor, veya akademik bir veritabanına bağlı.
Kaldı ki, ulaşsa bile dil sorunu var.
Türkçe dil sorununu çözse bile kaynağın hakikaten onaylanabilirliği neye göre karar veriliyor?
Her ne daim olursa olsun, duygularını bir kenara bırakıp gerçeğin ne olduğunu öğrenmek isteyen ve buna ulaşmak isteyen insanlar var. Bu insanlar kendi aramızda ve yabancılar arasında da varlar.
Fakat bu insanlar kaynak bulamıyor, uğraşsa bile bir bilgi kirliğin içinde yüzmesi gerekiyor. Fikrimce, herkesin araştırmacılığa bir uzmanlıkla yaklaşmasını beklememiz gerçekçi değildir.
O yüzden, tarafımızca bakış açımızı merak edene biçilmiş bir araştırma sunmak yerinde bir çözümdür.
Oysaki bu ufak çaplı çalışmalar dünyayı değiştirmeyecek, kimi insan gözardı edecek ve inkâr edileceğinin bilincindeyim.
Bu insanlar hatrına, derlemelerin en azından biraz faydası oluyorsa yaptığım çalışmalardan memnuniyet duyarım.
Ama bir-iki kişiye bile olsa, duygu ve düşüncelerimizi ifade etmek ve anlayış gösterilmek insanı rahatlatabiliyor ve çözüme odaklanmasını sağlıyor.
Bunun sonucunuda gördüm:
The Big Picture: Media propaganda and Historic details


Neticesinde, size şu soruları yöneltmek istiyorum:
Sizce başka ne konular üzerinde çalışma yapılabilir?
Sizce kendimizi izah edemediğimiz konular nelerdir?
Ve sizce karşı tarafın/yabancıların anlamakta güçlük çektiği konular nelerdir?

Özetçe, eksik kaldığımız anlatamadığımız konular nelerdir tam olarak? Sizin karşılaştığınız güçlükler nelerdir?

Sevgiler
submitted by Xanixiano to Turkey [link] [comments]


2019.12.27 08:29 NewsJungle Türkiye-KKTC doğal gaz boru hattı Doğu Akdeniz'de jeopolitik dengeyi değiştirecek

Doğu Akdeniz, Akdeniz ticaret kontrolü tarihi boyunca kritik ve stratejik öneme sahip bir bölgedir. Bu özellik nedeniyle, Kıbrıs özellikle tarihteki farklı aktörlerin egemenliği altındadır, ancak stratejik önemini asla kaybetmemiştir. Özellikle Kıbrıs ve genel olarak Doğu Akdeniz, enerji kaynaklarının katılımıyla 2000'li yıllardan bu yana daha fazla önem kazanmış ve daha karmaşık hale gelmiştir. Dünyadaki toplam tahmini doğal gaz rezervinin 196 trilyon metreküp olduğu düşünüldüğünde, bu miktarın yaklaşık% 5'inin, yaklaşık 9.8 trilyon metreküp doğal gazın Doğu Akdeniz'de bulunduğu söylenebilir. Birleşik Devletler Jeoloji Araştırmaları'nın araştırmasına göre, bu miktarın Levant havzasında 3.6 trilyon metreküp ve Nil delta havzasında 6.3 trilyon metreküp olduğu tahmin edilmektedir. [1] Bu potansiyel enerji varlığı, bölgenin jeopolitiğinde önemli bir artışa yol açmış ve sadece bölge ülkelerinin değil, uluslararası şirketlerin ve küresel aktörlerin de ilgisini artırmıştır.

Bu çerçevede, bölgenin jeopolitik değerlendirmesi Kıbrıs sorunu, uluslararası hukuk ve enerji güvenliği ile yapılabilir. Kısacası, Kıbrıs boyutunu değerlendirmek, enerji kaynakları bulmak, adanın genel refahını artıran bir faktör olarak adadaki çözüm için kolaylaşan bir motivasyon olmalı, ancak soruna bağlı yeni bir bağlantı haline geldi. Bu noktada, Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin (KKTC) çeşitli platformlarda işbirliği yapma çabalarına ve çağrılarına rağmen, Kıbrıs Rum yönetimi özellikle Avrupa Birliği (AB) ve Yunanistan'ın etkisiyle KKTC'yi göz ardı ederek çıkmazda ısrar ediyor Kıbrıslı Türklerin hakları ve ada adına hareket etmeye devam etmek. Uluslararası hukuk açısından, Kıbrıs Rum yönetimi, Kıbrıs meselesinde olduğundan farklı olmayan, tek taraflı hareket etmeye devam ediyor. Ayrıca Yunanistan ve Kıbrıs Rum yönetimi, AB ve diğer uluslararası güçlerin desteğini alarak Türkiye ve KKTC'yi dikkate almadan Doğu Akdeniz'de faaliyet göstermeye çalışmaktadır. Bunu yaparken, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimi esas olarak, kıyı devletlerinin ortak çıkarlarını ve hüküm sürdüğü 1982 Deniz Hukuku Sözleşmesi'nde adaleti açıklayan egemen alanların ortak belirlenmesi ilkelerini göz ardı etmektedir. politikaları. Ayrıca KKTC'nin varlığını ve haklarını görmezden geliyorlar ve Doğu Akdeniz'de en uzun kıyıya sahip olan Türkiye'yi Doğu Akdeniz'de en kısa yargı yetkisine sahip olmayı amaçlıyorlar. Bunun dışında, Türkiye'yi, özellikle çakışan alanlarda, AB üye ülkeleri ve uluslararası enerji şirketleri ile davet ederek ve arama ruhsatı vererek yüz yüze getirmeye çalışıyorlar. Bunu yaparken, Kıbrıs Rum yönetimi İsrail ve Mısır ile iddialarını meşrulaştırmak veya Türkiye'yi başarısız bir uyumla zor duruma sokmak için özel ekonomik bölge (EEZ) anlaşmaları yaptı. Türkiye, elbette, uluslararası hukuk, diplomasi ve askeri yollarla kendi haklarının yanı sıra KKTC'nin haklarını korumayı amaçlayan bir dış politika izlemektedir. Bu yöndeki son dış politika hareketlerinden biri, konunun üçüncü boyutunu oluşturan enerji güvenliği ile ilgilidir.

Son zamanlarda, Türkiye Enerji Ekonomisi Derneği (TRAEE) ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) ortaklığı ile ilk Doğu Akdeniz Enerji Sempozyumu gerçekleştirildi. Bu sempozyumda, KKTC Ekonomi ve Enerji Bakanı Hasan Tacoy, Türkiye ile KKTC arasında 2025 yılında Türkiye'den KKTC'ye gaz taşıyabileceğini söylediği bir doğal gaz boru hattı inşa etmek için bir proje başlattı.

KKTC ile Türkiye arasındaki mevcut su boru hattına paralel olarak inşa edilen ve 80 kilometre (50 mil) uzunluğunda olan 2025 yılında gaz nakline başlayabilen boru hattının en önemli özelliği, iki yönlü olmasıdır. Türkiye'den KKTC'ye gaz aktarabilmesinin yanı sıra, boru hattının Doğu Akdeniz'de potansiyel doğal gazı Türkiye ve Batı pazarlarına taşıyabilmesi, bölgenin jeopolitiğini değiştirecektir.

Türkiye'den KKTC'ye gaz taşımacılığı konularına ek olarak, Doğu Akdeniz'de herhangi bir doğal gaz bulmak ve bu gazı Türkiye ve Batı pazarına aktarmak konusu jeopolitik bölgeyi değiştirecek kilit unsurlardan biridir.

- Bu proje Doğu Akdeniz'deki jeopolitiği nasıl etkiliyor?

Türkiye ile KKTC arasındaki bu boru hattı projesi, Kıbrıs Rum yönetimi tarafından önerilen Doğu Akdeniz doğalgaz boru hattı projesine (Doğu Akdeniz-EastMED) ciddi bir alternatif olarak ortaya çıkacaktır. EastMed, İsrail'den Yunanistan'a ve ardından İtalya'ya uzanan 1.900 km uzunluğunda doğal gaz boru hattı projesidir. Projenin ana hedefi, İsrail ve tahmin edilen Doğu Akdeniz doğal gazını bu hat üzerinden taşıyarak enerji ithal edebileceği başka bir yol ekleyerek Avrupa'nın enerji güvenliğine katkıda bulunmaktır. Proje aynı zamanda AB'nin çeşitlendirilmesine ve özellikle Rusya'ya olan bağımlılığını bir ölçüde azaltmasına izin verebilir. Bu hattın kapasitesinin yılda 16 milyar metreküp olacağı ve İtalya pazarına ulaşmadan önce maliyetin 25 milyar dolar civarında olacağı tahmin ediliyor. Günümüzde enerji güvenliğinin önemli bileşenlerinden biri enerji yollarının güvenliği olduğundan, proje çok uzun ve maliyetli olduğu için eleştirilmiştir. Ayrıca, Mısır gazı eklenmiş olsa bile, uygun maliyetli görünmemektedir. Ayrıca, Bulgaristan'ı hariç tutarak ve Rusya ile Türkiye'yi ikna ederek Yunanistan'ın TurkStream projesine dahil olması bir blöf olarak yorumlanabilir.

Bununla birlikte, proje ile ilgili temel sorunlar, öncelikle maliyetli olması ve bu maliyetleri karşılayacak olan gazın henüz bulunamamasıdır. Bu anlamda, Türkiye ile KKTC arasında şu anda ele alınan 80 km'lik gaz boru hattı projesi çok daha güvenli ve daha ucuz bir güzergah seçimi olacaktır.

- Daha güvenli ve daha ucuz

Türkiye'nin daha güvenli ve daha ucuz bir alternatif sağladığı tek durum bu değil. 2012 Güney Akımı Projesi de benzer bir örnek olarak kendini gösteriyor. Güney Akımı Projesi, 2014 yılında Rusya'nın Kırım'ı işgaline yanıt olarak ve projenin maliyetli olması nedeniyle AB'nin yaptırımları nedeniyle iptal edildi. 2009'da yayınlanan üçüncü Enerji Paketi (TEP) ile AB, genel olarak enerji bağımlılığını azaltmayı ve özellikle bir enerji tedarikçisinin birden fazla pazarla etkileşimini engelleyerek enerji bağımlılığı riskinin Rusya'ya olan riskinden kurtulmayı umuyordu. Böylece AB, hem Rusya'nın Güney Akımı Projesi'ne hem de AB üyesi ülkelerle yaptığı ikili anlaşmalara karşı çıktı. AB'nin bu yaklaşımı, daha sonra yeni bir alternatif ortaya çıkaran Rusya'yı kısıtladı. 25 Mayıs 2014 tarihinde Putin, Güney Akımının AB üyesi olmayan bir ülkeden geçeceğini ve Türkiye üzerinden AB'ye gidecek olan TurkStream projesine atıfta bulunacağını açıkladı. Buna ek olarak, Türkiye'den geçecek böyle bir rota Güney Akımı'ndan daha kısaydı ve böylece maliyetleri düşürerek projeyi uygulanabilir hale getirdi. Bu anlamda Rusya sadece deniz yolunda 10 milyar dolara kadar tasarruf sağlayacak. Böyle bir durum üretici bir ülke için önemli bir avantaj sağlayacaktır. Enerji kaynaklarının Doğu Akdeniz'den Batı pazarlarına transferi konusunda da benzer bir tartışma yapılabilir. Her şeyden önce, EastMed projesinin üreticiler için tercih edilen bir alternatif olması için, bölgesel satış seçeneği, LNG yönetimi ve boru hattının Türkiye'ye getirilmesi için daha iyi bir seçim olması gerekir. Özellikle beklenen doğal gazın henüz bulunmadığı göz önüne alındığında, bu durum böyle görünmüyor. Türkiye-KKTC iki yönlü doğal gaz boru hattı projesi ile Türkiye, jeopolitik konumu ile AB enerji güvenliği için en ideal, güvenli ve uygun yollardan biri olduğunu göstermiştir.

KKTC Ekonomi ve Enerji Bakanı Hasan Tacoy tarafından önerilen bu projenin bir diğer etkisi de bölgenin jeopolitiği üzerinde Doğu Akdeniz kıyı bölgelerinin müzakere masasına getirilebilmesi ve böylece işbirliğini kolaylaştırabilmesidir. Hem 80 km hattı için güvenlik sağlama kolaylığı hem de düşük maliyetleri bölgedeki üretici ülkeler için kritik öneme sahiptir. Bu alternatifler, Türkiye ve KKTC'yi Doğu Akdeniz Enerji Forumu gibi tüm havzayı ilgilendiren ve birlikte kararlaştırılması gereken toplantılardan dışlama hatasının çözülmesine katkıda bulunabilecek ve aynı zamanda Türkiye'nin bölgedeki konumunu ve işlevini bir kez daha yineleyecektir. . Bölgedeki işbirliğinin önündeki en büyük engel, Yunanistan ve Kıbrıs Rum yönetiminin bölgedeki egemen alanları sınırlamak için aynı yaklaşımı izlemesidir. Daha da trajik olan, dış politikasını işbirliği ve yumuşak güç üzerine kurmuş ve çeşitli liberal değerlerde lider olmayı amaçlayan - böylece Türkiye'yi izole eden AB'den destek almalarıdır. Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimi'nin uluslararası hukuka aykırı olan bu tutumu, Türkiye-KKTC boru hattı projesi gibi alternatiflerin ardından değişebilir veya en azından bölgedeki üreticilerle işbirliği yolu açılmasıyla etkisiz hale getirilebilir.

-Bu proje aynı zamanda KKTC'ye destek demek

Tartışılması gereken konunun son boyutu Türkiye-KKTC ilişkileridir. Bu doğal gaz boru hattı projesi, Türkiye ile KKTC arasındaki ilişkilerin ölçeğini göstermek açısından önemlidir ve Türkiye'nin KKTC'ye verdiği desteği vurgulamaktadır. Önce su hattının inşası, daha sonra KKTC Başbakanı Ersin Tatar'ın Türkiye'den kablo ile elektrik alımının gündemde olduğunu ve son olarak iki yönlü doğal gaz projesinin Türkiye'nin KKTC, kefil olarak haklarına uygun olarak. Bu konuda, Türkiye öncelikle enerji güvenliğini ve uluslararası hukuktan doğan haklarını korumayı amaçlayan bir dış politika izlemektedir. Ayrıca Kıbrıslı Türklerin, Kıbrıslı Türk yönetiminin KKTC'yi göz ardı eden tek taraflı anlaşmalara karşı kefil olarak kendi hakları kapsamında korumaya çalışmaktadır. Boru hattı projesi, bu desteğin en önemli göstergelerinden biridir.

KKTC ile Türkiye arasında planlanan iki yönlü doğal gaz boru hattı projesinin açıklandığı günlerde, bu gelişmenin etkilerini araştırmak, Ankara'nın Libya'nın BM tarafından tanınan Ulusal Anlaşma Hükümeti (GNA) ile denizciliğin sınırlandırılması konusunda bir anlaşma imzalamasıydı. yetki alanları, Doğu Akdeniz jeopolitiğinin jeopolitiğini kökten değiştirebilecek bir hareket. Buna ek olarak, Türkiye'nin egemenlik haklarını tamamen göz ardı ederek bir EEZ ilan eden Yunanistan'ın bölgesel konumunu tamamen etkileyecek ve aynı zamanda İsrail ve Mısır gibi ülkeleri Türkiye'yi ve KKTC'yi Doğu Akdeniz Enerji Forumu yaklaşımlarını gözden geçirecek. Bunların yanı sıra, Akdeniz'deki diğer komşularını görmezden gelen İsrail, Mısır, Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan arasındaki eylemler karşısında, komşularını Akdeniz'de görmezden gelen Doğu Akdeniz denkleminin bir kez daha bölgesel denklem diğer kıyı devletleri göz ardı edilemez.

Bu bağlamda, Doğu Akdeniz enerji güvenliği, Kıbrıs ve kıyı bölgelerinin egemen alanlarının sınırlandırılması, adalet temelinde ve Türkiye ile KKTC'yi de içeren geniş bir işbirliği çerçevesinde ele alınmalı ve bölgeyi tek olarak görmelidir. havza. Burada ana kriter siyasi irade olacaktır. Çözüm, makro düzeyden mikro seviyeye kadar siyasi iradenin ortaya konmasında yatıyor, AB önce bunu önce Yunanistan'ı, sonra Kıbrıs Rum Yönetimi'ni gerçekleştiriyor. Bunlar, Türkiye'nin ve KKTC'nin en başından beri işbirliği yaptığı çeşitli platformlarda işbirliği çabalarına katılmalıdır. Türkiye ile KKTC arasında doğal gaz boru hattı projesi fikri, Doğu Akdeniz havzasında işbirliğini ortaya çıkarabilecek bir adımdır.
submitted by NewsJungle to TurkishNews [link] [comments]


2017.02.25 16:27 twrk19 Felsefenin Kısa Tarihi (A Little History of Philosophy) - Nigel Warburton

Yazarımız Nigel Warburton 1962 İngiltere doğumlu felsefeci/filozof yazar. Şimdiye kadar felsefenin tarihi temellerini anlaran birden fazla kitaba sahip. http://www.virtualphilosopher.com sitesinden kendisi hakkında daha fazla bilgi edinebilirsiniz. Kitaba dönücek olursak; 40 tane ufak bölümden oluşuyor. Daha önce pek felsefe kitabı okumamış bir kişiye direk önerilebilir. Gayet akıcı ve eğlenceli bir dille antik yunan filozoflarından (Socrates, Plato vs.) başlayarak günümüze kadar uzanan felsefeye katkısı olmuş kişilerin getirdikleri yeni bakış açılarını biraz da eleştirek taraflar katarak bir özet oluşturmuş. Adından da zaten anlaşılacağı gibi beklentiyi oldukça karşılıyor bu açıdan. Öyle paldı paldır okunmaması gereken bir yanı da var kitabın, yoksa işin başı sonu neresiydi socrates amca ne diyordu ya diye bir tözekleme dönemine girebilirsiniz. Kısacası sindirerek okumak gerekiyor kafanızda yer etmesi anlamında, diğer türlü 1-2 ay sonra aklınızda pek önemli birşey kalmayacak, daha da kötüsü herhangi bir sorgu mekanizması oluşmadan türk kafası mantığı ile bir kitap daha bitirmiş olucaksınız. Şimdiye kadar okuduğum 50 sayfalık bölümden kısa kısa birşeyler paylaşmak istersek; aslında felsefenin temeli Socrates ile birlikte İ.Ö. 470 yılında antik roma döneminde başlıyor. Socrates'i çok soru soran bir adam olarak tanımlıyorlar. Neredeyse önüne gelen herkese ne kadar da az bildiğimizi ya da bildiğimizi düşündüğümüz şeylerin doğruluğundan ne kadar emin olduğumuzu göstemeye çalışmış bir abimiz :) sanırım birçok bilimin temelini oluşturmuş bu özelliği ile. Hayatın sadece ne yaptığımızı sorguladığımız zaman yaşamaya değdiğini vurguluyor. Tek kötü özelliği ise yazmaktansa hep konuşmayı tercih etmesi sanırım. Sonrasında sırası ile öğrencisi Plato ve Plato'nun öğrencisi Aristotles geliyor. Bu şekilde batıdaki önemli düşünürler üzerinden devam edip gidiyor kitap. Detaylara girilebilecek çok fazla ayrıntı var gerçekten. Bu yazı ile kitabın özetini yapmak istemiyorum. Hayatı sonsuz bir puzzle'a benzetip, sürekli yeni parçaları tamamlayarak vizyonumuzu genişletiyoruz sanırım. Bu da bence insanda bir tatmin/mutluluk hissi veriyor. Neler mi elde ediyoruz bu şekilde; Dünya'nın düz olduğu iddaa edilen dönemlerden geçip evrenimizi keşfediyoruz, daha birkaç gün önce 7 tane dünyaya çok benzeyen gezegenler bulduk. Çokta uzak olmayan bir zamanda belki dünya denen bu diyardan göç edenlerimiz olacak (bkz. Marsone). Soruyoruz, sordukça puzzle büyüyor. Felsefe yapıyoruz bildiğimiz, düşündüğümüz ve tecrübe ettiğimiz kadar, sonra hayatımız renkleniyor yeni bir puzzle parçasının varlığı ile :)
Kitapta filozof (philosoper) kelimesinin karşılığının eski yunancada ''love of wisdom'' (bilgelik aşkı) olduğunu söylüyor ayrıca.
Bol felsefeli günler herkese ;)
submitted by twrk19 to EkipOrenKitapKulubu [link] [comments]